Meksika’daki ikinci günümüzde Mexico City’yi keşfetmeye devam ediyoruz.
Sabah erkenden kalkıp tekrar meydana koşuyoruz. Bu saatte meydan çok daha sakin. Şehrin göbeğinde, şehir kurulduktan yüzlerce yıl sonra, metro inşaatı sırasında şans eseri keşfedilen Templo Mayor’u, Azteklerin Büyük Tapınağını geziyoruz.
Efsaneye göre, eskiden göçebe bir ırk olan Aztekler kendilerine bir yurt aramaya karar vermişler. Tanrıları onlara kaktüs üzerinde yılan yiyen kartalı aramaları gerektiğini söylemiş. Uzun yıllar boyunca Aztekler bu kartalı bulmak için uğraşmışlar, ve sonunda gerçekten, bir kaktüsün üzerinde yılan yiyen bir kartal görmüşler. O noktaya da şehirlerini kurmuşlar. Günümüzde Mexico City’nin Zocalo’su işte tam o noktada yer alıyor.
Çıktığımızda meydan, bir önceki günden daha da kalabalık görünüyor gözümüze. Aztekli rahipler, sıraya girmiş insanların başlarının etrafında tütsüler dolaştırıp, okuyup üflemeye devam ediyor. Ortalıkta bağıra çağıra müşteri arayan seyyar satıcılar, büfelerden gelen yemek kokuları, trafik gürültüsü ve etraftaki süslü tarihi binalarla Zocalo, Eminönü’nün Meksika versiyonu gibi. Meydandaki asker ve polis bolluğu çabuk göze çarpıyor.
Meydana doyduğumuzu anlayınca, şehrin başka bölgelerine doğru yürümeye başlıyoruz. Dünyanın en iyileri arasında gösterilen Antropoloji Müzesi’ni gezmek bütün öğleden sonramızı geçirdiğimiz yer oluyor, ki bu süre içinde müzenin sadece yarısını hızlıca görebiliyoruz.
Akşam olup da bacaklarda derman kalmayınca, sadık dostumuz Lonely Planet’ın önerdiği bir bölgeye, Plaza Garibaldi’ye gidiyoruz. Lokantaların temizliğini kızların gözü tutmadığı için burada yemek yeme niyetimizi gerçekleştiremiyoruz. Ama bu meydanın akşam karanlığında bile dikkat çeken renkli binaları, ve harika Mariachi yapan sokak çalgıcıları sayesinde, keyifli zaman geçiriyoruz.



