Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for Haziran 2008

Peru gezinin Niravana’sı Machu Picchu’da güneşin doğuşunu yakalıyoruz.

Machu Picchu

Machu Picchu’nun saklandığı dağın eteğinde, Aguas Calientes kasabasında, bizi antik kente çıkaracak servis otobüslerinin durağına sabah güneş doğmadan varıyoruz. Duraktaki turist kalabalığını görünce biraz şaşırıyoruz. Kayıp şehirde güneşin ilk ışıklarını yakalamak isteyen bu kadar çok insan görmeyi beklemiyorduk açıkçası.

Yarım saatlik bir otobüs yolculuğu, ve onu takip eden uzun, zigzaglı bir tırmanıştan sonra, ileride birikmiş insanlar görüyoruz. Geldik! Kat kat teraslarda turistler kendilerine dinlenecek yer arıyor. Biz de birkaç basamak daha yükselip, Machu Picchu’nun o klasik, heybetli görüntüsünü sindirebileceğimiz bir yerde oturuyoruz.

Önümüzdeki sahnede, parlak mavi bir gökyüzünün altında, daha uzaktaki dağların tepeleri arka fonu oluşturuyor ve geniş bir kavis çizerek tüm sahneyi çevreliyor. Bu fon ile ortadaki ana platform, derin uçurumlar ile ayrılıyor. Sahnedeki baş aktör Machu Picchu’nun üstünde bulunduğu çok geniş düzlük, bu uçurumların arasında yükselmiş. Bulunduğumuz tepeden aşağıya doğru basamaklar halinde inen terasların ardında şehri çevreleyen duvarlar var. Giriş kapısının arkasında, yine kat kat yerleştirilmiş, çatıları yok olmuş taş odalar, kutu kutu, sıkışık düzende duruyor. Odaların ardından şehrin meydanı, bu dramatik sahnede huzur verici yeşil bir düzlük olarak uzanıyor. Meydanın sol tarafında büyük tapınakların, sağ tarafında ise yine kutu kutu görünen eski yerleşim bölgesinin kalıntıları oldukça iyi korunmuş durumda. Şehrin öbür ucunda ise, dimdik yükselen tepe platformu tamamlıyor. Kimin aklina gelmis boyle bir yere sehir kurmak?

16. yüzyılda İspanyollar Meksika’dan başlayıp Güney Amerika’ya doğru inerken, bölgedeki ırkları yokedip, onlara ait tüm zenginlikleri yağmalamışlar. Aztekler ve diğer bazı ırklar İspanyolları, bir gün denizden çıkıp gelmesini bekledikleri tanrı sanıp, istilaya karşı koymazken, İnkalar savaşmaya çalışmış, ama hayatlarında ilk defa gördükleri atlar ve zırhlara karşı varlık gösterememişler. Öte yandan Machu Picchu, dağların tepesindeki hayal edilmesi güç konumu nedeniyle, varlığı bile bilinmeden İspanyollardan gizlenmeyi başarmış. Dolayısıyla yüzyıllar boyunca bozulmadan kalmış. 20.ci yüzyılın başlarında şehir, tesadüf eseri tekrar bulunmuş. Günümüzde Machu Picchu, ülkeye gelen turistlerinin neredeyse hepsinin Peru’yu ziyaretinin tek sebebi olma özelliğini koruyor.

Gözlerimi şehirden ayırıp, teraslardaki kalabalığa çeviriyorum. Dünyanın her tarafından gelen yüzlerce insan, sabahın bu erken saatinde, denizden 2600 metre yükseklikte, yemyeşil dağların arasında, sanki hacca gelmiş gibi sabırla güneşin şehri aydınlatmasını bekliyor. Kalabalığın arasında, onlarca farklı lisanda konuşmalar duyuyoruz.

Sonunda güneşin ilk ışını tepelerin arasından sızarak şehrin üzerine düşüyor. 1 dakika sonra başka bir ışık hüzmesi… Işık kolonlarının sayıları artıyor, genişliyor, daha büyük bir bölgeyi aydınlatmaya başlıyorlar. Güneş yükseldikçe, şehre vuran ışığın açısı değişiyor, gölgeler yer değiştiriyor. Machu Picchu gözlerimizin önünde şekilden şekile giriyor. Ve teraslardaki kalabalık, bu devasa ışık ve gölge oyununu sessizce izliyor.

Bu dizinin diğer sayfaları: 1, 2, 3, 4, 5


Facebook'ta paylaş Facebook’ta paylaş

Reklamlar

Read Full Post »

Puno, Peru’nun deniz seviyesinden 3800 metre yükseklikte, Titicaca gölünün kıyısında kurulmuş küçük bir şehri. Sokakları, yerel kıyafetleriyle ortalıkta dolaşan kadınlarla, okul önlüklü çocuklarla dolu. Ama Puno’ya Puno olduğu için değil, yüzen adaları görmek için gidiyoruz.

Hut on the Floating IslandsPuno’nun iskelesinden kalkan tekneler, 1-2 saatlik Uros Adaları turları yapıyor. Bazıları da Taquile adasına kadar gidiyor. Gölün karşı tarafı Bolivya. Tur teknelerinin yanında bir de daha sade görünüşlü yerel tekneler var. Bunlar, ada halkının ana karayla ulaşımı için kullanılıyor. Biz, tur tekneleri yerine bu sıradan teknelerden birine binmeyi tercih ediyoruz. Sabahın erken saatinde adaya giden bir sürü yerli ile birlikte, çuvalların, kolilerin, yumurta dolu kasaların arasında kendimize oturacak bir yer bulup Titicaca gölüne açılıyoruz.

Uros denen insanlar, yüzyıllar önce düşmanlarından kaçmak için sazları birbirine bağlayarak tekneler yapmış ve Titikaka gölüne açılmışlar. Sazları birbirine bağlama konsunda o kadar ileri gitmişler ki, aynı yöntemle kendilerine küçük adacıklar yapmaya başlamışlar. Bugün artık onları tehdit eden bir düşmanları kalmadığı halde, hala gölün ortasındaki bu bölgede, suyun üzerinde mantar gibi yüzen bu saz yığınlarının üzerinde yaşıyorlar. Yani Uros adaları gerçekten ada değil, gölün dibine bağlantısı olmayan, birbirine bağlanmış ‘yüzen’ saz yaprakları. Yeterince iyi yapılmışsa 10 kişiyi 6 ay kadar taşıyabiliyor, eskidikce üstüne yeni saz yaprakları ekleniyor. Bu şekilde birbirine çok yakın “park edilmiş” irili ufaklı yüzlerce adacık görüyoruz. Üstlerine yine aynı malzemeden, yani saz dalları ve yapraklarından yapılmış kulubeler kurmuşlar, bazılarını barınmak için, bazılarını bakkal olarak kullanıyorlar. Sazdan yapılmış iskelelerinde sazdan yapılmış süslemeli kayıklar bağlanmış. Saz kentin saz insanları bizi bekliyor.

Teknemiz adalardan bir tanesine yaklaşıyor. Tekneden adaya atlayınca, ayaklarımız sazların içine birkaç santim gömülüyor. Adım attığımızda sazlar eziliyor. Yumuşak bir yastığın üzerinde yürür gibi hissediyoruz. Adanın ortasında, meydan olarak kullanılan küçük bir açıklık var. Bu meydanda, yerlere hediyelik eşyalar dizmiş yerliler, bağdas kurmuş oturuyor. Meydanın etrafı sazdan yapılmış kulübe ve çadırlarla çevrili. Kulübelerden birinin önündeki açıklık bir tezgah olarak hazırlanmış, içeriye dizilmiş şişelerden buranın bir çeşit bakkal olduğu anlaşılıyor. İnsanlar pek birşey yapmadan küçücük adada sağa sola yürüyüp duruyor, küçük gruplar halinde ya oturmuş birşeyler konuşuyor, ya da birşeyler yiyorlar.

Meydandaki hediyelikçilerden burasının yaygın bir turist durağı olduğu anlaşılıyor. Ama yerel bir tekneyle gelmiş olmamızın avantajını yaşıyoruz; görüntümüz herkesten farklı olduğu halde pek fazla insan bize turist gözüyle bakmıyor. Bir-iki kişi hariç, kimse üzerimize saldırıp birşeyler satmaya çalışmıyor. Nefeslerini birazdan gelecek olan turist yüklü tur teknelerine saklıyorlar.

Bu dizinin diğer sayfaları: 1, 2, 3, 4, 6


Facebook'ta paylaş Facebook’ta paylaş

Read Full Post »

Titikaka Gölü üzerindeki Taquile adasında, hayat durmuş. Biz de burada, çılgın kalabalıktan uzakta bir gece geçiriyoruz.

LoadPuno’dan tekneyle yola çıkıp, Uros adalarını geçip birkaç saat daha yol aldıktan sonra, Titikaka gölünün ortalarında, Peru ile Bolivya arasındaki Taquile adasina varıyoruz. Normal bir tekneyle 3 saat kadar sürmesi gereken yolculuk, yaklaşık 4,5 saat sonra bitiyor. Ama işkence henüz bitmiş değil; ada suyun üzerinde dimdik yükseliyor, ve bizim, tepenin üzerindeki köye gitmemiz gerekiyor. Bu adaların hiçbirinde ne yol var ne de araba. Yukarı çıkmak için tek yol, önümüzde tırmanan 500 kusur basamak…

Okyanus seviyesinden 3800 metre yüksekteyseniz, oturduğunuz yerde bile nefes darlığı çekebilirsiniz. Bir de sırtınızda 40 litrelik çantalarla, 500 dimdik basamağı tırmanmak, biz ciğeri yükseğe alışık olmayan insanları zorluyor. Ama sonunda tırmanış bitiyor. Son basamaklar bizi, arka arkaya dizilmiş birkaç kemerin altından geçiriyor. Köye ulaşıyoruz. Dar toprak yoldan, binaların arasından ilerleyip meydana varıyoruz.
Burası basit, alçak binalarla çevrilmiş, ağaçsız bir düzlük. Bir tarafta, içinde bir fotoğraf sergisi olan kültür binası, diğer tarafta el işi atölyesi ve hediyelik dükkani olarak kullanılan büyük bina var. Üçüncü kenarda ise bir lokantanın önüne masalar dizilmiş, turistler bir tentenin gölgesinde yemek yiyor. Lokantanın kapısındaki tabelada “Taquile Kooperatif Lokantası” yazıyor. Adalıların ortaklaşa kurduğu işletmelerden biri bu; geliri doğrudan bütün adalılara gidiyor.

Biz de bir masaya oturup birer bira soyluyoruz. Lokantanın tuvaletini sorunca, bana içerideki bir kapıyı gösteriyorlar. Kapıdan giriyor, mutfaktan geçiyor, arka taraftaki küçücük bir avluya çıkıyorum. Yerdeki geniş leğende, kirli suyun içinde bulaşık yıkayan kadının yanından devam edince tuvaleti buluyorum; beklediğimden daha iyi.

Freakish eyesKarnımız doyunca, hesabı getiren garsona kalacak yer soruyoruz. Bu adalarda yol ve araba olmadığı gibi, kalacak otel de yok. Zaten birçok turistin günübirlik gelip geri dönmesinin sebebi bu. Geceyi burada geçirmek isteyenler, makul bir ücret karşılığı (10 sol) ada halkından birilerinin evinde misafir ediliyor. Garson önce kendi evini teklif ediyor. Biraz uzakta oldugunu öğrenince, meydana daha yakın bir yer soruyoruz. Garson bizim için birilerine soruyor ve bize dönüp gülümsüyor; “Hadi gidelim”

Bizi götürdüğü eve yerleşip adayı keşfe çıkıyoruz. Adanın patikalarında yürürken ara sıra köylülerle karşılaşıyoruz. Erkekler genelde beyaz bir gömlek giyiyor. Başlarına taktıklari kukuletalar eğer sadece kırmızı ve tonlarındaysa bu evli oldukları anlamına geliyor. Kukuletanın yarısı beyaz ise hala bekarlar. Kadinlar ise siyah eteklerinin üzerine kırmızı bir kazak giyiyor, siyah bir baş örtüsü takıyorlar. Bazıları sırtlarındaki peştemala benzer kumaşlarda bebeklerini taşıyor.

Güneş batmak üzereyken misafir olduğmuz eve dönüyoruz. Evin sahibi olan Gerardo’yla tanışıyoruz. Bu arada avluya giren karısını da bize tanıtıyor. Güler yüzlü, yabancı misafirleri olduğu için biraz heyecanlı görünen insanlar. Küçük bir ücret karşılığı akşam yemeği verebileceklerini söylüyorlar. Bu saatte lokanta kapalı olduğu için kabul ediyoruz.

Peruvian boyYemek saati geldiğinde hava kararmış. Dışarıda Gerardo ve karısı yemeği hazırlarken, biz elektriksiz odamızda bakkaldan aldığımız mumlarımızı yakıyor, masadaki dağınıklığımızı toplayıp yemek yenebilecek hale getiriyoruz. Gerardo, saygı ve çekingenlikle tabaklarımızı getiriyor.

Yemekten ve birer koka çayından sonra, boş tabakları geri götürmek üzere dışarı çıkıyorum. Gerardo ve karısı, avlunun köşesindeki küçük mutfaktalar. Mutfak dedikleri yer, alçak, loş, küçük bir ampulle aydınlanan, daha cok kilere benzeyen bir oda. İkisi, kenardaki yüksek basamağın üzerine oturmuş, yan taraftaki taş fırında pişen yemeği yerde yiyor, bulaşıkları diğer köşede, yine yerde yıkıyorlar. Bana yine heyecanlı gülümsemeleriyle bakıyor, tabakları getirdiğim için teşekkür ediyorlar.

Sabah fotoğraf çekebilmek ümidiyle erken uyanıp köy meydanına gidiyoruz. Güneş doğmak üzere. Meydanda tek tük yerli görüyoruz, pek uyanamamış gibi bir halleri var, başları öne eğik, bir köşeden meydana girip diğerinden çıkıyorlar.

Birkaç fotoğraftan sonra meydanın bir köşesinde, yeni doğan güneşin altında oturup ısınırken, ara sıra gelip geçen insanlari seyre dalıyorum. Herkes çok sessiz. Bir karaltı gibi sağa sola yürüyorlar. Adanın sakinliği sadece araba ve korna sesi olmamasından değil, insanların da sesi çıkmıyor. Garsonlar alçak sesle konuşuyor, yol sorduğumuz insanlar konuşmaya korkar gibi yönümüzü işaret ediyorlar, dilenmek için yanımıza yaklaşan çocuklar bile fısıldayarak para istiyorlar. İnsanları izledikçe, bir masal adasındaymışım, uykuya dalmış, rüyamda kendimi çok garip bir ülkede bulmuşum gibi hissediyorum; insanların kıyafetleri, evleri, hayatları, herşeyleri modern dünyada alıştığımızdan o kadar farklı, ama o kıyafetler içinde o kadar doğal davranıyorlar, bu hayata o kadar alışık görünüyorlar ki, sanki Narnia filminden bir sahnedeyim. Bunun üzerine bir de, patikalarda yürürken yanımızdan geçen çocuklar önce bize gülümsüyorlar, biraz ilerledikten sonra başlarını çevirip baktıklarında hala kendilerini izlediğimizi görüp kikirdiyorlar ya, o zaman anlıyorum, bu adada asıl farklı, biraz inanılmaz, biraz da komik görünenin biz olduğumuzu.

Bu dizinin diğer sayfaları: 1, 2, 3, 5, 6

Read Full Post »

Arequipa’nın en ilginç yapılarından Santa Catalina Manastırı, artık sadece turistik amaçlara hizmet ediyor.

Santa Catalina MonasterySanta Catalina Manastırı, Plaza de Armas’ın yakınlarında, birkaç blokluk bir alanı kaplayan, etrafı yüksek duvarlarla çevrili, şehir içinde bir şehir. Kapıda biletlerimizi alırken bize verdikleri küçük haridadaki manastır planını görünce, burada birkaç saat geçireceğimizi anlıyoruz. İçeride binalar, dar sokaklar, bakımlı odalar arasında dolaşmaya başlıyoruz. Bu sakin görünüşlü labirentin içinde, turistler için konmuş okları takip ederek yolmuzu buluyoruz. Binalar çok bakımlı, temiz boyalı. Bir avludan diğerine geçiyor, küçük odalara girip çıkıyor, fotoğraflar çekiyoruz. Rengarenk duvarlar, avlulardaki kemerler, her dondüğümüz köşede karşımıza çıkan saksı içindeki bitkiler sayesinde manastır, bir fotoğrafçı cenneti görüntüsünde. Bazı odalarda küçük yataklar, aziz heykelleri, haçlar var. Rengarenk sokaklar ve binalar arasında, renksiz ve karanlık görünen bir tek eski mutfaklar var. Bu odaların mutfak oldukları, bir köşede duran büyük taş fırından, taş tezgahlardan ve diğer dekordan anlaşılıyor, ama buralar bile temizlikleriyle dikkat cekiyor. Labirentte kendi kendimize saklambaç oynarken bulduğum küçücük bir odada garip görünüşlü bir koltukla karşılaşıyorum. Ahşap koltuğun ortasındaki deliği, deliğin üstünde duran kapaği ve koltuğun altındaki seramik taşı görünce, buranin eskiden önemli birisinin tuvaleti olduğunu anlıyorum. Başka bir köşede, diğerlerinden daha büyük karanlık bir mutfakta, açık kapılardan ve tavandaki bir delikten içeri sızan güneş ışığının altında yürürken, derinlerden gelen bir ilahi sesi atmosferi tamamlıyor. İlahiyi gerçekten birilerinin mi soylediğini, yoksa akıllıca gizlenmiş hoparlörlerden mi geldiğini kestiremiyorum, ama bu mutfağın akustiğinin her nedense çok iyi olduğuna karar veriyorum.

Santa Catalina MonasteryManastırda birkaç saat geçirdikten, labirent gibi sokaklarında birbirimizi birkaç kere kaybedip tekrar bulduktan sonra, çıkışa yakın bir yerde, sokakların kesiştiği küçük bir meydandaki havuzun yanında bir kafeterya buluyoruz. Peynirli poğaçaları çok beğeniyor, küçük ağaç dallarının sarmaladığı duvarın gölgesinde çaylarımızı yudumluyor, ardından manastırdan ayrılıyoruz.

Bu dizinin diğer sayfaları: 1, 2, 4, 5, 6

Read Full Post »

Peru gezimizde, ülkenin üçüncü büyük şehri Arequipa’ya varıyoruz.

ArequipaBeyaz şehir Arequipa’ya sabah saatlerinde varıyoruz. Otobüsten inince ilk iiimiz yine otel aramak oluyor. 1-2 telefon konuşmasindan sonra bir otelde yer buluyoruz. Burası Peru’nun üçüncü büyük şehri, ve otel yürüyebileceğimiz mesafede değil. Tecrübe ettiğimiz taktik gereği, önce telefonda oteldeki kişilere taksinin terminalden kaç sol’e gideceğini soruyoruz. Daha sonra bir taksiyle pazarlık ediyoruz.
“5 soles”
“Me dicen 4 soles”
Fiyatı bildiğimi görünce ısrar etmiyorlar.

Arequipa’nin dar, arnavut kaldırımlı sokaklarında taksiyle dolaşırken, şehrin ilk görüntüleri penceremizin önünden geçiyor. Daha ilk 5 dakikada, Peru’da şimdiye kadar gördüğümüz en hoş şehrin burası olduğuna karar veriyoruz. Peru’nun bu kesiminde kültür, diğer bölgelerden daha farklı. Hatta burada da insanlar özerklik istemiş, kendi bayraklarını ve pasaportlarını hazırlayacak kadar da işi ciddiye almışlar. Hatta Peru’nun diğer bölgelerinde çok tutulan Cusco birası Cusquena’ya karşı kendi biraları Arequipenia’yı çıkarmışlar.

Farklı olan sadece kültür değil, coğrafya da değişik. Arequipa, şimdiye kadar uğradığımız yerler gibi okyanus kenarında değil, daha içerilerde, deniz seviyesinden 2600 metre yükseklikte, dağların arasında kurulmuş. Bu coğrafyanın etkisiyle hava daha serin ve kuru. Ve artık çöl yok, az da olsa gölgesine girebileceğiniz ağaclar var.

Otelden şehir merkezi yürüyerek 10 dakika kadar uzakta. Oraya gitmek için şehrin en hareketli sokaklarından birini kullanıyoruz. Her iki tarafta turistik lokantalar barlar, tur acentaları var. Şehrin yakınlarındaki dağların, El Misti’nin, Colca Kanyonunun resimlerini tur acentalarının afişlerinde görebiliyoruz. Burada, diğer şehirlerde karşımıza çıkan, şehir ve tarihi eser turlarından farklı olarak, daha çok dağ bisikleti ya da rafting turları göze çarpıyor.

Bu dizinin diğer sayfaları: 1, 3, 4, 5, 6


Facebook'ta paylaş Facebook’ta paylaş

Read Full Post »

Paracas, Peru

Mayıs 2006’da Peru’ya yaptığımız gezinin notlarını sizinle paylaşmak istedim.

Bu tatilden döndüğümde, Küba gezisindekine benzer bir şekilde, aldığım notları düzenlemeye başladım. Ancak yaşanan o kadar çok şey ve gezilen o kadar çok yer vardı ki, yazdıklarımı anlatmak birkaç sayfaya sığmayacak kadar uzadı. Bunu görünce Peru anılarını bir kitaba dönüştürmeye karar verdim. Günlük hayatın yoğun temposu içinde bu proje oldukça uzadı, şu sıralar da rötuşlar ve yazılanları gözden geçirme aşamasındayım.

Bu sayfalarda, hazırlamakta olduğum kitaptan alıntılar göreceksiniz. Umarım beğenirsiniz, ve eğer bir gün kitabım yayımlanırsa, bu blog’a sığdıramadığım daha nice maceraları kitaptan takip edersiniz.

Alıntılara Paracas Doğayı Koruma Bölgesi hakkında yazdıklarımla başlıyorum. Paracas, Peru’nun Pasifik kıyısında bir doğal koruma alanı. Çölün denizle buluştuğu bu bölgede, sıcak ve nemli bir havada, Paracas’ı ziyaret etmek için Pisco şehrinden bir tura katılıyoruz.

The cathedralRehberimizin adi Juan. Otobüsün arka koltuklarında oturan birkaç genç, sabah sabah kafayı bulmuşlar, ellerindeki şarap şişesini aralarında dolaştırarak Jim Morrison ve Nirvana’dan şarkılar söylüyorlar.

Bölgenin kontrol noktasında kısa bir mola verip kayıtlarımızı yaptırdıktan sonra tekrar otobuse binip rezervin birkaç farklı noktasına daha gidiyoruz. Rehberimiz, özellikle Katedral isimli bir yerden bahsediyor. Paracas konusunda dersimize yeterince çalışmamış olduğumuz için, buranın bir bina olduğunu düşünüyorum. Rehber, katedralin 30 küsür milyon yıllık olduğunu söyleyince de “herhalde yanlış duydum” diye düşünüyorum.

Otobüs çölün ortasındaki belli belirsiz toprak yoldan hoplaya zıplaya, ayaklarımızı yerden kese kese ilerliyor. Buraya araba kiralayıp rehbersiz gelmeye kalksak pusulasız ya da GPSsiz yolumuzu bulmanın ne kadar zor olacağını anlıyorum. Ara sıra, çölün ortasında yol tabelaları görüyorum. Bomboş coğrafyada tabelalar komik görünüyor, ayrıca işaret ettikleri yerlerde yol var mı yok mu anlaşılmıyor, çünkü değil asfalt, çölün geri kalanından farklı görünen bir avuç toprak bile yok. Sadece tekerlek izleri, bir de ara sıra görünen, bizim gibi zıplaya sıçraya ilerleyen bir otobüs var.

The cathedralSonunda bir yerlerde duruyoruz. Otobüsten inmeden önce Juan nereye doğru yürümemiz gerektiğini gösteriyor. O sırada arkadaki kafayı bulmuş gençler şarkılarına devam ettiği için sesini yükseltip, biraz da onları fırçalar şekilde uyariyor;
“Dikkatli dinleyin, daha dün 3 kişi katedralden düşerek öldü”. Sonra gençlerin duyamayacağı şekilde biz ön tarafta oturanlara fısıldayarak “iyi korkutabildim mi?” diyerek gülümsüyor.

Otobüsten inip yan tarafımızdaki bir tepeye dogru tırmanıyoruz. Birbirinden 500 metre kadar aralıklarla durmuş diğer birkaç tür otobüsünden de turistler tepeye doğru akıyor. Aramızdaki mesafe çok uzak olmamasına rağmen, alabildiğine uzanan çölün sarı topraklarında insanlar, karınca aileleri gibi görünüyorlar.

Tepenin üzerine çıkınca birden bir uçurumla karşılaşıyoruz. Karşımızda mavi okyanus, ve belki yüz metre aşağıdaki kayaları döven dalgalar. Kayalar bir yay çizerek okyanusun içine doğru bir burun uzatıyor, ve bu burunun ucunda, bir bacağı en aşağılara kadar uzanan doğal bir ark görüyoruz. Katedral dedikleri meğer bir bina değil, bu doğal, ortası boş, devasa kaya yığınıymış. Bir katedralin nasıl 30 milyon yıllık tarihi olabileceğini şimdi anlıyorum.

Boats in the desertTekrar otobüse doluşup toprak yola çıkıyoruz. Bir sonraki durağımız, yine rezerv sınırları dahilinde bir balıkçı kasabası. Burada geç bir öğlen yemeği yiyebileceğimizi söylüyor rehberimiz. Zaten, bir burunun ucuna yerleştirilmiş olan kasaba sadece küçücük lokantalardan ibaret gibi görünüyor. İskelede bir grup yerli birşeylerle uğraşıyor, meydanda lokanta sahipleri müşteri avlıyor. Menülerde balık seçenekleri, Cusquena marka biralar. Ben bir biradan sonra biraz dolaşıp balıktan dönen teknelerin, etraflarında yüzen pelikanların, teknelerde ağ saran çocukların fotoğraflarını çekiyorum.

İnsanlar karinlarını doyurup da dönüş saati gelince, tekrar Pisco’ya doğru yola çıkıyor, bir saat kadar sonra otellerimize bırakılıyoruz.

Bu dizinin diğer sayfaları: 2, 3, 4, 5, 6

Add to Technorati Favorites

Read Full Post »

Hoşçakal Havana

Küba’daki son günümüz alışverişle geçiyor. Küba’ya tekrar görüşmek üzere hoşçakal diyoruz.

Uyandığımızda ortalık, bir önceki gecenin aksine gayet sakin. Dışarı çıkmaya hazırlanırken kapı çalıyor, ev sahibi yaşlı amcamız bize sabah kahvelerimizi getirmiş. Kahveden sonra fazla zaman kaybetmeden dışarı çıkıyoruz. Küba’dan ayrılmadan önce birkaç hatıra ve hediye almak istiyoruz. İlk gün bulduğumuz bit pazarına doğru yürümeye başlıyoruz. Yolun yarısında da, yine daha önce oturduğumuz çay bahçesinde oturup kahvaltt edeceğiz. Ama yürüyüş düşündüğümüzden daha uzun sürüyor, yaklaşık yarım saat sonra çay bahçesine varabiliyoruz. Kahvaltıdan sonra bir o kadar daha yol olduğunu görünce taksi aramaya başlıyoruz. Sabahın bu saatinde, bulunduğumuz bölgede fazla taksi yok. Eski model Amerikan arabalarından yapılmış dolmuşlar görüyoruz. Bir-iki tanesini deneyip, bit pazarının bulunduğu Malecon’dan geçmediklerini öğreniyoruz. Derken taksi plakası ya da arması olmayan, üstelik diğerlerine göre oldukça yeni görünen bir araba yanımızda duruyor, sürücü bizi istediğimiz yere götürebileceğini söylüyor. Kısa bir pazarlık sonucu Malecon’a doğru yola çıkıyoruz. Bizim bildiğimiz, o yöne giden daha kestirme yollar var, ama sürücümüz bizi biraz dolaştırıyor. Kilometre başına para almadığı için art niyet aramıyoruz. Turist taşıma izni olmadan bizi arabasına aldığı için polis kontrollerine yakalanmamaya çalışıyor olmalı.

Bit pazarına vardığımızda tezgahlar daha yeni kuruluyor. Biraz erken gelmişiz anlaşılan. Biz tezgahlar arasında yürürken de ortalık yavaş yavaş kalabalıklaşıyor, iki dakika önce yürüyerek geçtiğimiz yere döndüğümüzde yeni tezgahlar kurulmuş olduğunu görüyoruz. Birkaç parça hatıra eşyası aldıktan sonra, bir tezgahtaki genç kadın, cd isteyip istemediğimizi soruyor. ‘Polo Montanez’ diyoruz, tezgah altından istediğimiz cd’yi çıkarıp uzatıyor. Bu güzel bir sürpriz oluyor, bir de müzik dükkanı aramaktan kurtuluyoruz, üstelik cd’yi de ucuza getiriyoruz.

Bit pazarında işimizi bitirince, kaldırımda bekleyen coco taxi’lere doğru yürüyoruz. Küba’da uğradığımiz her yerde olduğu gibi, burada da pazarlık yapmak zorunda kalıyoruz. Ve yine esintili bir yolculukla Capitollio’ya ulaşıyoruz. Bu sefer niyetimiz, meydanın arkasındaki Real Fabrica de Tabacos Partagas’dan birkaç puro ve rom almak. Şimdiye kadar sadece ince purolardan almıştık, Havana purosu deyince akla gelen kocaman, kalın purolardan da birkaç tane alalım diyoruz.

Fabrikanın çevresinde yanımıza yaklaşıp puro teklif edenler çoğalıyor, ama bu sefer resmi bir alışveriş yapmaya niyetliyiz. Fabrikanın girişinde güzel bir dükkan var. Ayrıca bir-iki dolar vererek fabrikanin içini dolaşmak, puroların yapılışını görmek de mümkün, ama zamanımız yok. Dükkana giriyoruz, biraz loş, her tarafı ahşap kaplı, iki kısımdan oluşan bir yer burası. Arka taraftaki bölüme, birkaç koltuk, kaliteli bir sehpa ve benzeri eşyalarla klüp havası verilmiş, bazı müşteriler purolarını alıp rahat koltuklarda tüttürüyorlar. Biz vitrindeki zengin çeşitlerden seçim yapmaya çalışıyoruz. En sonunda birkaç Monte Cristo ve Cohiba alıyoruz. Bunun üzerine bir de Havana Club romu ekleyip, ödememizi yapıp çıkıyoruz.

Alışverişle uğraşırken zaman akıp gidiyor. Fabrikadan ayrılıp eve doğru yürüyoruz. Eşyalarımızın kalan kısmını toplayıp, yeni aldıklarımızı da çantamıza tıkıyoruz. Odadan çıktığımızda küçük bir kızı salonda uzanmış televizyon izlerken buluyoruz. Odanın parasını vermek istediğimizi söylüyoruz. Para üstü verecek kadar bozuk parası olmadığını anlatıyor. Beklememizi işaret edip bir yere telefon ediyor. İki dakika sonra, bizi bu eve getiren genç kadını kapıda görüyoruz. Ödememizi yapıp, teşekkürlerimizi edip oradan ayrılıyoruz.

 

Daha sonrası mı? Sonrası daha çok alışılmış tatil dönüşü sahnelerinden oluşuyor. Taksi arayış, havaalanına (gereğinden uzun süren) yolculuk, check-in, terminalde öldürülen zaman, vs vs. Ama bütün bunların sonunda, bizi Toronto’ya, evimize götürecek uçağa binince, ayaklarımızda ve sırtımızda yorgunluk, yüzümüzde bir haftalık tatli maceramızın bıraktığı gülümseme, aklımızda Havana’nin hareketliliği, Trinidad’in masmavi gökyüzü, Küba’nın rahatlatıcı muzigi, salsanın coşkusu, insanların yoksulluğu ve sıcakkanlılığı ile uyuya kalıyoruz.

Bu dizinin diğer sayfaları: 1, 2, 3, 4, 5, 6

Read Full Post »

Older Posts »