Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for Ekim 2008

San Cristobal’dan hareketle çevre köyleri gezmek ve kültürlerini tanımak niyetindeyiz.

Indigenous family

Indigenous family

Sabah şehrin meydanına gidip, Lonely Planet’ın tavsiye ettiği rehberi aramaya başlıyoruz. Saat 9 civarı, açtığı renkli şemsiyeyle meydanda dolaşan yerli rehber Mercedes’i buluyoruz. Ününü duyan diğer gezginlerle birlikte yaklaşık 20 kişilik bir grup oluşturuyoruz. Kadın akıcı İngilizcesiyle kısa bir sunum yaptıktan sonra ‘şemsiyeyi izleyin’ diyor ve yürümeye başlıyor. 5 dakika sonra döküntü minibüslere doluşmuş, civar köylere doğru yol alıyoruz.

İlk durağımız San juan Chamula. Önce bir köy evinin bahçesine götürülüyoruz, ve çember şeklinde dizilmiş sandalyelere oturuyoruz. Mercedes ortada, yere bağdaş kurarak oturuyor ve anlatmaya başlıyor. Kendisi Maya soyundan gelen bir şaman. Onun masalsı anlatımından Maya inanışlarını, piramitlerin sırlarını, hristiyanlığın burada yayılmasını ve toplum üzerindeki etkilerini dinlemek çok keyifli.

Konuşması bitince köyün merkezine yürüyor ve pazar yerini geziyoruz. Meydandaki kiliseye girdiğimizde gördüğümüz manzaraya hayran kalıyoruz. Burası, büyük koloniyel şehirlerde gördüğümüz süslü kiliselerden çok farklı. Gördüğümüz hiçbir kiliseye benzemiyor. İçeride ne bir altar, ne sıralar, ne sessizce oturmuş dua eden insanlar var. Bütün bunların yerine, yukarıda gerilmiş üçgen şeklindeki büyük, renkli bezlerin altında, otlarla kaplanmış zeminde, gruplar halinde oturmuş insanlar görüyoruz. Yerlerde düzensizce dizilmiş mumların ışığı, loş kiliseyi aydınlatıyor. İnsanların bazıları yüksek sesle günah çıkarıyor, bazıları yeni mumlar yakıyor, bazıları bir şaman rahip tarafından ilkel yöntemlerle tedavi ediliyor. Mercedes’in daha önce anlattığına göre bu tedaviler kişinin sorununa göre değişiyor; ya bir azizin önünde mum yakılıyor, ya canlı tavuklara okunup üfleniyor, gerekirse bazı tavukların boynu koparılıyor, dağ otları çiğneniyor. Hatta zeki pazarlama taktikleri sayesinde kola içmek de tedavinin bir parçası haline gelmiş. İçeride fotoğraf çekmek yasak olduğu için, kilisenin ortamına kendi gözlerimizle şahit olmak ayrı bir heyecan veriyor. Her seyahatten sonra yapmayı alışkanlık haline getirdiğimiz “en iyi 5” listemizde bu kilise tereddütsüz ilk sıradaki yerini şimdiden garantiliyor.

Reklamlar

Read Full Post »

Mexico City’ye dönmenin hiç de iyi bir fikir olmadığını anlamak uzun sürmüyor. İkinci haftanın planlarını yapmaya çalışıyor, herkesin görmek istediği yerlere uğramak için yeterli zaman olmadığını görüyor, alternatif rotalar çıkarıyoruz.

Cathedral of San Cristobal de las Casas, Chiapas, Mexico

Cathedral of San Cristobal de las Casas, Chiapas, Mexico

Pazar sabahının erken saatlerinde havaalanına ulaşıyoruz. Artık kiralık arabanın deposunu doldurmak için benzinciye gidecek kadar bile o trafiğe çıkmak istemiyoruz.

Tamamı Meksikalı yolcularla dolu bir uçakta, sıradan bir yolculuktan sonra Cancun’a ulaşıyoruz. Havanın güzelliği, ve yukarıdan görünen Karaiblerin mavisi bizi kandıracak gibi olduysa da biz bir otobüs bulup San Cristobal’a doğru uzun bir yolculuğa çıkıyoruz.

17 saat süren yolculuktan sonra, yüksek dağların arasında, oldukça fakir görünüşlü küçük bir şehir olan San Cristobal de las Casas’a varıyoruz. Binalar diğer yerlerdekilere göre daha basit, kiliseler çok daha gösterişsiz. Ortalıkta bir çok gezgin göze çarpıyor. Kızlar, ertesi gün bizi çevre köylere götürecek bir tur şirketi ayarlamak için yanımızdan ayrılıyorlar. Uzun zaman sonra geri döndüklerinde, alışverişe takıldıklarını öğreniyoruz.

Meydanda beklerken, serin dağ havasıyla ciğerlerimizi doldurup, parlak akşam güneşinin altında, gelen geçen yerlileri izliyoruz. Yakınlardaki köylerden şehre çok sayıda yerli geliyor, meydanda dolaşırken çok renkli görüntüler oluşturuyorlar. Çocuklar başımızdan ayrılmıyor, küçük hediyelikler satmaya çalışıyorlar. Kadınlar, bebeklerini sırtlarına bağladıkları bezlere sararak yürüyorlar. San Cristobal, Meksika gezisinin en ilginç kısmı olmaya aday.

Read Full Post »

İki gecedir Oaxaca City’de konakladığımız halde şehrin kendisini dolaşmaya pek fırsat olmadığını farkediyoruz. O yüzden sabah erkenden kendimizi sokağa atıyoruz.

Basilica de la Soledad, Oaxaca City

Basilica de la Soledad, Oaxaca City

Oaxaca City, her ne kadar fakir bir şehir de olsa, oldukça hoş görünüşlü bir yer. Kahvaltı için yerel halkın gittiği bir markete giriyoruz. Üzeri kapalı, pazar yeri gibi görünen bir mekan burası. Kahvaltı olarak diğer herkes gibi, büyük bir kase içinde sunulan eritilmiş Aztek çikolatalarından kaşıklıyoruz.

Aztekler çikolatanın atası olarak bilinir. Ama Aztek çikolatasının, çikolata düşkünlerini bile zorlayacak kadar sert ve acı olduğunu görüyoruz. Hele de kahvaltı niyetine bir kase dolusu çikolatayı kaşık kaşık içmek, ekmek banarak yemek, bizi hayli zorluyor.

Mural by Arturo Garcia Bustos

Mural by Arturo Garcia Bustos

Öğlene kadar şehrin sokaklarını dolaşıp fotoğraflar çektikten sonra Mexico City’ye doğru yola çıkıyoruz. Yucatan bölgesine giden yolun uzun bir kısmının arabayla geçmek için pek tekin olmadığını duyduğumuzdan, başkente dönüp uçakla yolculuk etmeyi hefeliyoruz. Akşam saatlerinde şehre vardığımızda, kızların ısrarı üzerine, şehrin bir ucundaki Xochimilco’ya, üzerinde gondol sefası yapılabileceğini duyduğumuz kanalların olduğu bölgeye gitmeye karar veriyoruz. Saatler sonra, Xochimilco’yu bulamadan, nerede olduğumuzu bilmeden, trafiğin stresinden gerilmiş vaziyette vazgeçiyoruz. Bir alışveriş merkezine girip, sinirlerimizin yatışmasını beklerken akşam yemeğimizi yiyoruz.

İlerleyen saatlerde, biraz daha sakinleşmiş bir trafikte, birkaç kez daha kaybolduktan sonra, otelimize ulaşıyoruz. Bir daha da Mexico City’de araba kullanılmaması gerektiği konusunda fikir birliğine varıyoruz.

Read Full Post »

Bugün, Monte Alban kalıntılarını, ve El Tule’de dünyanın en büyük ağacını görmeye gidiyoruz.

Mıtla ruıns

Ruins of Monte Alban

Sabah arabaya atlayıp, şehrin yakınlarındaki Monte Alban kalıntılarına doğru yola çıkıyoruz. Olmec ve Zapotec egemenlikleri görmüş antik kent, dağlık bölgedeki en yüksek tepelerden birinin üzerine kurulmuş. Teotihuacan’ın kurak görünümünden sonra yeşil tepeler üzerindeki kalıntılar çok daha sevimli görünüyor. Şehrin binaları ve piramitleri, arka plandaki dağların önünde küçük kutucuklara benziyor.

Öğleden sonra yakınlarındaki bir köy olan El Tule’ye, dünyanın en büyük ağacını görmeye gidiyoruz. Gerçekten uzaktan bakınca, ağacın hemen yanındaki kilise bir oyuncak ev gibi görünüyor. Yüksekliğinin dışında asıl şok edici olan ağacın genişliği. Yaklaşık 1500 yıllık olduğu tahmin edilen ağacın 58 metrelik çevresini, kollarını açıp el ele tutuşmuş 50 kadar insan ancak sarabilir. 5 metre mesafeden ağacın iki yanını görmek için başınızı bir sağa bir sola çevirmemiz gerekiyor.

El arbol del Tule

El arbol del Tule, and the church next to it

Köyde koskoca ağaçtan başka görülmeye değer bir şey yok. Ama bir köşe başında, saçta yapılan gözlemeler gayet güzel.

Tekrar yola çıkıp, kızların kilim alışverişi inadına uyarak Santa Ana isimli köye uğruyoruz. Kilim alınmıyor, ama köyün fakir insanları, soluk sarı çiçeklerle süslü mezarlığı, halı işçileri, ve diğer ilginç görüntüleri, fotoğraflarımıza malzeme oluyor.

Buradaki işimiz de bitince, Mitla kalıntılarına gidiyoruz. Bu sefer kalıntılar ıssız bir yerde değil, bir kasabanın içinde, kaktüslerden oluşan çitlerle çevrilmiş bir alanda yer alıyor. Bir süre de burada, labirente benzeyen odalar arasında dolaşıyoruz.

Oaxaca City’ye döndüğümüzde hava kararmak üzere. Yemekten sonra, Guelaguetza denen yerel folk danslarını izlemek üzere bir bara gidiyoruz. Harika müzik, danslar ve yerel kostümlerin renkleri bize günün yorgunluğunu unutturuyor.

Read Full Post »