Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for Temmuz 2009

Dünyada en büyük alan kaplayan ikinci ülke Kanada. Aslında biraz detaylı bir haritaya bakılacak olursa bu uçsuz bucaksız topraklarda irili ufaklı birçok su birikintisi, su yolu, su girintisi görmek mümkün.

Horseshoe Falls, by mahfrot @Flickr

Horseshoe Falls, photo by mahfrot @Flickr

En kaba haritada bile, koskoca Atlantik Okyanusu’nun, hem de Hudson KORFEZİ(!) adıyla ülkenin ortasına kadar uzandığı görülebilir. Okyanusun, kıtanın içine giren daha ince bir uzantısı da var, adı St. Lawrence Nehri(!!! Bu nehrin üzerindeki adalardan birinde 1,5 milyon nüfuslu Montreal şehri var). Ayrıca Birleşik Devletler sınırı, Büyük Göller Bölgesi’ndeki dört gölün içinden geçiyor, dolayısıyla göllerin yarısı Ontario eyaleti içinde kalıyor. Büyük göllerin en küçüğü Ontario Gölu yaklaşık Marmara Denizi büyüklüğünde, Superior ise hemen hemen Karadeniz kadar (verify). Bütün bunlar yetmezmiş gibi göllerin çoğu birbirine nehirlerle bağli. Yani bir tekneyle, hiç karaya çıkmadan ülkenin içinde oldukça uzun mesafeler katedilebilir.

Birbirine bir nehirle bağli olan göllerden ikisi Erie ve Ontario. Güneydeki Erie’nin sularını Ontario Gölü’ne taşıyan nehir Niagara Nehri. Ve bu nehir üzerinde bir nokta, her yıl dünyanın her tarafından gelen 12 milyon turistin ilgi odağı, Niagara Şelaleleri.

Toronto’dan Niagara Falls şehrine kadar olan yaklaşık bir buçuk saatlik otobüs yolculuğu sırasında, aklımdan ‘Niagara Şelaleleri yaklaşık Manavgat kadar birşey’ diyen arkadaşın yorumu geçiyordu. Daha fazla tanıtım yapan daha fazla kazanıyordu. Ama ne olursa olsun, bu kadar bahsi edilen bir yeri görmemek haksızlık olurdu. Gerçekten de, otobüsten indiğimiz noktadan, uzaktan şelaleler gayet sıradan görünüyordu. Bölgeyi renklendiren, binlerce insan, cicili bicili binalar, hediye dükkanları, ve buranın “Kanada’nın Las Vegas’ı” diye anılmasına sebep olan kumarhanelerdi. Ama biraz yaklaştıkca, 56 metre yüksekten köpük köpük düşen suyun gürültüsü bizi kendine çekmeye başladı. Çok yakında, arkadaşımızın ya Niagara’yı, ya da Manavgat’ı hiç görmediği kanısına varacaktık.

Niagara Falls, day and night

Niagara Falls, day and night

Niagara Şelaleleri, aynı nehrin üzerinde ve aynı noktada yan yana iki şelaleden oluşuyor. Niagara Nehri’nin ortasından Kanada – ABD sınırı geçiyor ve tam bu noktada, Keçi Adası denen koca bir kaya parçası nehri birbirinden birkaç yüz metre uzaktan akan iki kola bölüyor. Bu kollardan biri Birleşik Devletler, diğeri Kanada sınırları içinde kalıyor. Her ikisi de büyük gürültüyle dökülüp aşağıda tekrar birleşiyor ve sakinleşiyorlar. Dışarıdan bakınca, iki koldan gürül gürül akıp duran tonlarca su görüyorsunuz, ama bir de kalkıp ikisinin arasına girerseniz size oldukça sinirleniyorlar.

Amerikan Şelalesi yaklaşık yüz metre genişliğinde düz bir kayadan açağı, Kanada’ya doğru düşüyor. Kanada At Nalı Şelalesi ise daha geniş, ve U şeklinde bir kıvrım yapıyor. Bu kadar yüksekten dökülen su, ortalığa bir sürü su damlacığı dağıtıyor, ve bu su damlacıkları bir sis perdesi oluşturuyor. Kanada Şelalesi nal şeklinde ve üç tarafı kapalı olduğu için, sis özellikle bu bölgede çok yoğunlaşıyor, ve sise vuran gün ışığı şelalenin içinde gökkuşakları yaratıyor. Burada bütün gün durup güneşin değişik açılardan gelen ışığında, şelalelerin değişik tadlarını almak mümkün. Hatta gece yapay ışıklandırmayla bambaşka bir manzara yaratmış. Bu görüntülerden de belki başka bir zaman bahsederim.

Her iki şelale de asıl Kanada tarafından bakılınca bütün heybetiyle görülebiliyor. Birleşik Devletler tarafında (New York eyaleti) nehrin ortasına doğru uzanan platformlar inşa edilmiş, o taraftakiler platformlara çıkınca biraz daha iyi bir açıyla manzarayı görebiliyor. Biz şanslı tarafta olduğumuz için, şelalenin karşısına geçip, düşen her damlayi takip ettik. Ama bir süre sonra akan sular ve gökkuşakları monoton gelmeye başlayınca, şelaleyi daha yakından hissetmeye karar verdik, ve Maid of the Mist (Sislerin Kızı) ile bir tur atmak için bekleyen kalabalığın arasına karıştık.

Maid of the Mist, 150 yıldan fazla süredir burada servis veren (ve tabi para basan) bir şirket. Şelalelerin döküldüğü yerden biraz uzakta, nehrin sakin noktasında, kanyonun dibinden büyük bir tekneyle yolcuları alıyor ve şelalenin altına doğru yaklaştırıyor. Kişi başı 10 dolar verip, biletinizi alıp sıraya giriyorsunuz. Bir asansörle kanyonun dibine indiriliyorsunuz. Fazla beklemenize gerek kalmıyor, yağmurluklar dağıtılıyor ve tekneye biniyorsunuz. Teknede yayınlanan açıklamayı dinlerken, daha yakın olan Amerikan Şelalesine doğru hareket ediyorsunuz. Yaklaştıkça üzerinize damlaların geldiğini hissediyorsunuz, fotoğraf makinası şakırtıları arasında, üstünüze üstünüze dökülen şelaleyi seyrediyorsunuz.

Ferris wheel of Niagara Falls

Ferris wheel of Niagara Falls

Ardından tekne burnunu güneye çeviriyor ve Kanada Şelalesine doğru ilerliyorsunuz. Amerikan Şelalesinin nemi sizi ıslatamiyor artık, siz de gözünüzü yeni hedefe çevirip bekliyorsunuz. Nalın dibinden yükselen sis buradan daha heybetli görünüyor. Bu arada teknedeki ses yayını, bazı çılgınların özel variller içinde şelaleden atlamak gibi uçuk bir spor yaptıklarını, bir keresinde de küçük bir çocuğun kaza ile suya düşüp şelaleden uçtuktan sonra nehrin sakin tarafından sağ olarak çıkarıldığını anlatıyor. Siz, kulağınız hoparlörde, gözünüz yaklaştığınız şelalede, heyecanınız gitikçe artarak bekliyorsunuz. Hoparlörden gelen açıklama birazdan susuyor, çünkü şelale gerçekten gürültülü. Tam yavaş yavaş tekrar ıslandığınızı hissederken birden kendinizi bir sis bulutunun içinde buluyorsunuz. Artık at nalının tam ortasındasınız. Üç tarafınızdan dökülen sulardan kopan milyonlarca damlacık, bir sağanak gibi üzerinize yağıyor. Yağmurluk ne işe yarıyor o zaman anlıyorsunuz. Sislerin ardındaki şelaleyi, gökyüzünü, dünyayi, hatta sizinle aynı teknedeki diğer yüz kadar insanı hayal meyal görebiliyorsunuz. Su damlacıkları dalga dalga, tokat gibi kafanıza iniyor, her tokatta teknedeki insanlar çığlık çığlığa bağırıyor, etrafınızda biryerlerden bir gökkuşaği geçiyor, üzerinize koskoca bir nehir boşalıyor, ve siz ağzınız açık sağa sola bakıyorsunuz. İşte o zaman, sadece ‘vay canına’ diyebiliyorsunuz, ‘hey koca dünya, yaşlı kaya parçası, sende daha ne cevherler var.’

Bütün tur on beş dakika kadar sürüyor ve siz tekneye alındığınız noktaya sırılsıklam bırakılıyorsunuz. Yukarı, kanyonun üzerine çıktığınızda, bir sonraki grubu aşağida, nalın ortasında duş alırken görüyorsunuz. Artık nasıl hissetiklerini biliyorsunuz. Bu kadar yüksekte, şelaleden birkac yüz metre uzakta bile üzerinize gelen su damlacıklarıyla ıslanıyorsunuz. Zaten sis perdesinin şelalenin iki kati yükseğe kadar çıktığını görebiliyorsunuz. Bir de Kanada At Nalı Şelalesinin sırtına çıkıp manzarayı oradan izliyorsunuz. Bu noktadan hem nehrin gelişi, hem şelalenin sırtı, hem nalın diğer ucu, hem Amerikan Şelalesi, hem gökkuşakları, kısaca herşey tek kareye sığıyor.

Bundan yıllar önce, cin Amerikalılar, Niagara’nın sularını alıp elektrik üretimi için kullanmaya kalkmışlar. Tabi şelale diye bilinen yerde sadece bir kaya duvarı kalınca turizm neredeyse ölmüş. O zaman suları geri vermişler. Aslında şu anda o coşkulu şelaleden dökülen su Niagara’nin kapasitesinin yarısı; geri kalan su başka yollardan barajlara gidiyor. Geceleri ise suyun sadece %25’i serbest bırakılıyor.

Niagara’da yapılabilecek diğer ilginç şeyler arasında şelalenin arkasına geçmek var. Journey Behinfd the Falls denen tura katılınca, kayaların içindeki tünellerden geçerek suyun arkasına ulaşabiliyorsunuz, ama bir günde şelaleyle yeterince samimi olduğumuzu düşünüp bu eğlenceyi başka zamana bıraktık. Ayrıca bir dahaki sefere Butterfly Conservatory’ye de zaman ayırmaya karar verdik, çünkü orada 2000 kelebek arasında dolaşılabileceğini, renkli birşeyler giymişseniz gelip üzerinize konacaklarını öğrendik, bizim eski Kelebekler Vadisi’nin yapay versiyonu. Ve yine yapılacak şeyler arasında, şelaleden 20 km mesafede, Niagara Nehri’nin Ontario Gölü’ne döküldüğü yerde bulunan sevimli Niagara-On-The-Lake kasabasını ziyaret etmek de var.

Güncelleme: Bu yazıyı yazdıktan sonra geçen yıllar içinde, Maid of the Mist’e tekrar bindim, ve aynı heyecanı tekrar yaşadım. Sanırım tekrar yapsam yine aynı güçlü duyguyu hissedeceğim. Ayrıca yukarıda belirttiğim “yapılacak diğer ilginç şeyler”i de yaptım. Journey Behind the Falls hayal kırıklığıydı, ama diğerleri hoştu. Ne var ki Niagara Falls’a sanırım beşinci ziyaretimden sonra, herşey çok alışılmış gelmeye başladı. Sonrasında buraya gidişimin tek amacı, Toronto’ya bizi ziyarete gelen arkadaşları götürmek, fotoğraf çekmek, ve casino’lardan birinde poker oynamak (ve kazanmak 🙂 ) haline geldi.


Facebook'ta paylaş Facebook’ta paylaş

Read Full Post »

Paris izlenimleri

TripAdvisor sitesi Paris’i, değeri en fazla abartılmış şehir olarak gösteriyor. Katılmamak elde değil. Paris’te geçen 4 günden sonra yorumlarımı (gecikmeli de olsa) paylaşmak istedim.

Romance in Paris

Romance in Paris

Bazıları Paris’in en romantik şehir olduğunu söyler. (Yine TripAdvisor’a göre bu ünvan Venedik’e aittir, ve buna da katılırım) Paris’in romantizmine şu yorumu yapabilirim; bu kadar küçük masaları bu kadar sıkışık düzende Topkapı’da dizseniz, Topkapı romantizm konusunda Paris’le yarışır.

Önce bu iddiayı biraz açalım. Paris’in cafe’leri meşhurdur. Gerçekten, her köşe başında (bazılarında ikişer üçer tane) cafe var. İlk başta dışarıdan bakılınca hepsi çok sevimli görünüyor. Birine oturmaya karar veriyorsunuz. Tabi ki dışarıdaki masalara oturmak lazım. Cafe’lerin genelde küçük yuvarlak masaları var ve iki ya da üç sıra oluşturacak şekilde dizilmişler. Her biri için iki sandalye, yan yana, her ikisi de sokağa bakacak şekilde yerleştirilmiş. Bu düzen ortaya bir tribün görüntüsü çıkartıyor.

Bu tribün/cafe’lerdeki yerinizi almak kolay değil. Ön sırada olmak sokak ortasında oturuyormuş hissi veriyor. Birilerini dürtmeden, bazı sandalyeleri sağa sola çekmeden arka sıraya geçmek de pek mümkün değil. Bazı cafe’lerde her masa (ve sandalye) yandakiyle fiziksel temas halinde olduğundan, ön sırada bile oturmak için önce masayı öne çekip bir boşluk yaratmak, sandalyeye yerleşince masayı eski yerine, kendinize doğru çekmek gerekebiliyor. Ve bütün bu akrobasinin sonunda, kendinizi yan masanın sakinleriyle omuz omuza buluyorsunuz.

Bu kadar sıkışık düzende, sandalyeler de küçük ve biraz rahatsız olunca, ister istemez oldukça dik, hatta masaya eğilmiş vaziyette oturuyorsunuz. Karşınızdakinin de aynı pozisyonda olduğunu, masanın çapının da maksimum 50 cm olduğunu düşünün. Bu durumda dışarıdan bakan biri için çok romatik görünmeniz gayet doğal. Karşınızdaki kişi aynı iş yerinde çalıştığınız, kendi cinsinizden 80 yaşındaki biri bile olsa böyle görüneceksiniz.

Street near Sacre Coeur

Street near Sacre Coeur

Fransızlar da Türkler gibi çok sigara içmeleriyle tanınırlar. Türkiye ile yaklaşık aynı zamanda Fransa’da da kapalı yerlerde sigara içme yasağı geldi. Lokantalar, cafe ve benzeri yerler bu yasağa dahil. Ama bir cafe’nin kaldırım kenarındaki masalarında oturuyorsanız sigara içebiliyorsunuz. Yine de masaya kültablası istediğinizde yasak diyor ve getirmiyorlar. O yüzden masaların altlarında bir sürü izmarit görüyorsunuz.

Fiyatlar çok pahalı. İki kahve için 10 euro üzerinde hesap geliyor. Bir süre sonra cafe’lerde kahve yerine şarap içmeye başlıyorsunuz, çünkü bir kadeh Bordeaux şarabı bir fincan café au lait’den daha ucuz. Merkezden uzaklaşınca göreceli olarak mantıklı fiyatlarla karşılaşıyorsunuz.

Paris 48 derece kuzey enlemiyle, İstanbul’dan 8 derece daha kuzeyde. Az bir fark değil bu (Toronto’nun enlemi bile 43 derece kuzey). Dolayısıyla Mayıs ortasında hava 15 derece civarı seyrediyor. Bizim 4 günümüzün üçünde hava kapalıydı, ve zaman zaman yağmur yağdı.

Strolling along the Seine

Strolling along the Seine

Büyük bir hevesle Notre Dame’a gittik. Ama hayal kırıklığı oldu. Tamam, güzel bir katedral, ama bence Notre Dame de Montréal çok daha etkileyiciydi. Montreal katedralini görmediyseniz Paris’tekini tavsiye ederim.
Paris metrosu müthiş. İlk hat, İstanbul’daki Tünel’den 25 yıl sonra açılmış. Ama şu anda serviste olan 14 ana hat ve 300 küsür istasyonu var. Tam bir üç boyutlu labirent. Paris’te nerede olursanız olun, en fazla 500 metre uzağınızda bir metro istasyonu var. Tüneller içinde dolaşırken, altı bu kadar oyuk olan bir şehir nasıl oluyor da çökmüyor diye hayret ediyorsunuz.

Eiffel’e çıkmak için asansör beklerken hava iyiydi. Ama ikinci katta asansör değiştirme kuyruğunda beklerken, hiç hesapta olmayan bir fırtına bastırdı. Böyle br durumda kuyrukta bekleyen turistlerin yüzlerindeki ifade görülmeye değer Burada beklemek istemiyorlar, çünkü yağmur ve rüzgar buna izin vermiyor. Buraya kadar çıkmışken Eiffel’den Paris’i izlemeden aşağıya inmek de istemiyorlar. Yukarı çıkmak konusunda da tereddütlüler, çünkü 200 metre yukarıda kendilerini neyin beklediğini bilmiyorlar. Ama artık biletler alınmış, buraya kadar çıkılmış madem, geri kalanını da görmek gerekir diyerek asansöre doluşuyorlar. (Burada ister istemez aklıma, tek başına Paris’e gidip, Eiffel’e çıkınca o günün 14 Şubat olduğunu hatırlayan bir arkadaşım geldi)

Seine üzerinde tekne turunu son günün akşamına bıraktık. Ve akşam iskeleye gittiğimizde gişenin kapanmış olduğunu gördük. Bu saatten sonra tekne içinde de bilet satmıyorlar. Hayal kırıklığı…

Sonuç ; Paris’e tatil için gitmeyi düşünüyorsanız gerçekten abartılmış bir şehirle karşılaşmaya hazır olun. Yaşamak için ise güzel bir yer olabileceği izlenimi bıraktı bende. Tabi şehrin en uç noktasında bile orta boy bir daireye 2000 euro kira vermeyi göze alırsanız…

Son olarak Paris en iyi listemi de paylaşayım. Tek şehirde verimsiz geçirilen kısıtlı zamanın ardından, liste biraz daha kısa olacak. Göremediğimiz bir çok yer olduğunu hatırlatırım.

Paris En İyi 3

3. Eiffel. İkinci kat, akşam güneş batarken. Ardından da aşağıya inip kuleye karşıdan bakmak…

Watching the Seine from Eiffel

Watching the Seine from Eiffel

2. Louvre. Sergilenen her bir nesneye şöyle bir bakıp geçelim deseniz bile müzeyi gezmek 9 yıl sürer diyorlar. O yüzden bir rehber eşliğinde kısıtlı bölümünü gezmek en mantıklısı. Yoksa keyiften çok eziyet oluyor. En önemli parçalar kuşkusuz Mona Lisa ve Venus de Milo. Müzenin tavan ve duvar işlemeleri biraz Vatikan müzesini hatırlattı bana. İkisini karşılaştırmam gerekse Louvre burun farkıyla önde derim.

The pyramid of Louvre

The pyramid of Louvre

1. Sacré-Coeur. Paris’in belki de tek tepesine kurulmuş güzel bir yapı. Etrafındaki dar sokaklarda denizsiz bir Ortaköy havası var. Biraz fazla turistik olmakla birlikte gayet hoş.

Sacre Coeur

Sacre Coeur

Paris En Kötü 3

1. Champs-Elysées. Sadece ünlü markalar, süslü dükkanlar. Aralarda da diğer sokaklardakinden farksız (belki daha pahalı) cafe’ler. Bir de Louvre’dan Arc de Triomphe’a yürüyen kalabalık.

2. Eiffel. Evet, en iyi listesinde de vardı. Ama gün içinde sadece çirkin bir metal yığını görüntüsüne bürünüyor. Asansörler çok kalabalık. En üst kata çıkmayı hiç tavsiye etmem. Gerçekten 100 metre ile 300 metre arasında çok büyük fark yok, her ikisinde de şehrin her yerini görebiliyorsunuz. Ayrıca en üst kat daha dar olduğundan kalabalık daha sıkıcı oluyor. En üst katın terasına çıkmazsanız kapalı mekanda havasızlıktan boğuluyorsunuz.

3. Üç numaraya karar vermek zor. Hava durumu mu desem…? yüksek fiyatlar mı…..?


Facebook'ta paylaş Facebook’ta paylaş

Read Full Post »