Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Aztek’

İki gecedir Oaxaca City’de konakladığımız halde şehrin kendisini dolaşmaya pek fırsat olmadığını farkediyoruz. O yüzden sabah erkenden kendimizi sokağa atıyoruz.

Basilica de la Soledad, Oaxaca City

Basilica de la Soledad, Oaxaca City

Oaxaca City, her ne kadar fakir bir şehir de olsa, oldukça hoş görünüşlü bir yer. Kahvaltı için yerel halkın gittiği bir markete giriyoruz. Üzeri kapalı, pazar yeri gibi görünen bir mekan burası. Kahvaltı olarak diğer herkes gibi, büyük bir kase içinde sunulan eritilmiş Aztek çikolatalarından kaşıklıyoruz.

Aztekler çikolatanın atası olarak bilinir. Ama Aztek çikolatasının, çikolata düşkünlerini bile zorlayacak kadar sert ve acı olduğunu görüyoruz. Hele de kahvaltı niyetine bir kase dolusu çikolatayı kaşık kaşık içmek, ekmek banarak yemek, bizi hayli zorluyor.

Mural by Arturo Garcia Bustos

Mural by Arturo Garcia Bustos

Öğlene kadar şehrin sokaklarını dolaşıp fotoğraflar çektikten sonra Mexico City’ye doğru yola çıkıyoruz. Yucatan bölgesine giden yolun uzun bir kısmının arabayla geçmek için pek tekin olmadığını duyduğumuzdan, başkente dönüp uçakla yolculuk etmeyi hefeliyoruz. Akşam saatlerinde şehre vardığımızda, kızların ısrarı üzerine, şehrin bir ucundaki Xochimilco’ya, üzerinde gondol sefası yapılabileceğini duyduğumuz kanalların olduğu bölgeye gitmeye karar veriyoruz. Saatler sonra, Xochimilco’yu bulamadan, nerede olduğumuzu bilmeden, trafiğin stresinden gerilmiş vaziyette vazgeçiyoruz. Bir alışveriş merkezine girip, sinirlerimizin yatışmasını beklerken akşam yemeğimizi yiyoruz.

İlerleyen saatlerde, biraz daha sakinleşmiş bir trafikte, birkaç kez daha kaybolduktan sonra, otelimize ulaşıyoruz. Bir daha da Mexico City’de araba kullanılmaması gerektiği konusunda fikir birliğine varıyoruz.

Reklamlar

Read Full Post »

Bugün, Meksika’daki en önemli Aztek kalıntılarından olan Teotihuacan’a gidiyoruz.

Derya in teotihuacanÜçüncü günün sabahında, İlker ile Mexico City metrosuna binip, rezerve ettiğimiz kiralık arabayı almak üzere Zona Rosa’ya gidiyoruz. Metroda başlangıçta rahat bir yolculuk yapmaktayken, birkaç istasyon sonra kendimizi, kalabalığın içinde tutnabilecek bir yer bulmak için şekilden şekile girer bir durumda buluyoruz. Yolculuk sırasında İlker, bel çantasının fermuarının gizli bir el tarafından açılmakta olduğunu farkediyor, böylece cüzdanını ve pasaportunu kaptırmaktan kıl payı kurtuluyor.

Araba kiralamak, otelin yolunu bulmak derken, umduğumuzdan daha geç bir saatte çantaları bagaja yüklemeye başlayabiliyoruz. Buna bir de stres yüklü Mexico City trafiği eklenince, 50 km uzaktaki Teotihuacan’a varışımız öğleni buluyor.

Teotihuacan, Meksika’da görmeyi planladığımız kalıntıların ilki, ve en önemlilerinden biri. Şehre yaklaşırken, seyrek ağaçlı coğrafyada, dünyanın üçüncü büyük piramidini görebiliyoruz. Kalıntılara girdiğimizde ilk olarak Güneş Piramidi, bütün görkemiyle karşımıza çıkıyor. Cesaretimizi toplayıp, ikiyüz küsür dimdik basamağı tırmanmaya başlıyoruz. Aradaki teraslarda biraz soluklanıp manzaranın da keyfini çıkarmak için duraklıyoruz. Yükseldikçe manzaranın görkemi daha da artıyor. Bir zamanlar 65bin kişinin yaşadığı şehirden geriye kalan binalar oldukça iyi korunmuş. Aşağıda eski Ölüler Yolu güneyden kuzeye uzanıyor, sağ tarafta kalan Ay Piramidi, dağlardan oluşan fonun önündeki güzel bir süs olarak dikkat çekiyor. Ölüler Yolu’nun iki yanında çok daha küçük piramitler, cetvelle çizilmiş gibi dümdüz diziliyor.

Güneş Piramidinden inip, Ölüler Yolu’nu takip ederek Ay Piramidi’ne ulaşıyoruz, ancak bu piramit geçici olarak ziyaretçilere kapalı olduğundan yukarı tırmanamıyoruz. Güzel işlemeli diğer binalar arasında dolanıyor, hem süslemeleri inceliyor, hem de binaların gölgesinde yakıcı Meksika güneşinden korunmaya çalışıyoruz. Ardından, ani bastıran yağmurun altında Teotihacan’dan ayrılıyoruz.

Bu dizinin diğer sayfaları: 1, 2, 4


Facebook'ta paylaş Facebook’ta paylaş

Read Full Post »

Meksika’daki ikinci günümüzde Mexico City’yi keşfetmeye devam ediyoruz.

Aztec ritualSabah erkenden kalkıp tekrar meydana koşuyoruz. Bu saatte meydan çok daha sakin. Şehrin göbeğinde, şehir kurulduktan yüzlerce yıl sonra, metro inşaatı sırasında şans eseri keşfedilen Templo Mayor’u, Azteklerin Büyük Tapınağını geziyoruz.

Efsaneye göre, eskiden göçebe bir ırk olan Aztekler kendilerine bir yurt aramaya karar vermişler. Tanrıları onlara kaktüs üzerinde yılan yiyen kartalı aramaları gerektiğini söylemiş. Uzun yıllar boyunca Aztekler bu kartalı bulmak için uğraşmışlar, ve sonunda gerçekten, bir kaktüsün üzerinde yılan yiyen bir kartal görmüşler. O noktaya da şehirlerini kurmuşlar. Günümüzde Mexico City’nin Zocalo’su işte tam o noktada yer alıyor.

Çıktığımızda meydan, bir önceki günden daha da kalabalık görünüyor gözümüze. Aztekli rahipler, sıraya girmiş insanların başlarının etrafında tütsüler dolaştırıp, okuyup üflemeye devam ediyor. Ortalıkta bağıra çağıra müşteri arayan seyyar satıcılar, büfelerden gelen yemek kokuları, trafik gürültüsü ve etraftaki süslü tarihi binalarla Zocalo, Eminönü’nün Meksika versiyonu gibi. Meydandaki asker ve polis bolluğu çabuk göze çarpıyor.

Meydana doyduğumuzu anlayınca, şehrin başka bölgelerine doğru yürümeye başlıyoruz. Dünyanın en iyileri arasında gösterilen Antropoloji Müzesi’ni gezmek bütün öğleden sonramızı geçirdiğimiz yer oluyor, ki bu süre içinde müzenin sadece yarısını hızlıca görebiliyoruz.

Akşam olup da bacaklarda derman kalmayınca, sadık dostumuz Lonely Planet’ın önerdiği bir bölgeye, Plaza Garibaldi’ye gidiyoruz. Lokantaların temizliğini kızların gözü tutmadığı için burada yemek yeme niyetimizi gerçekleştiremiyoruz. Ama bu meydanın akşam karanlığında bile dikkat çeken renkli binaları, ve harika Mariachi yapan sokak çalgıcıları sayesinde, keyifli zaman geçiriyoruz.

Bu dizinin diğer sayfaları: 1, 3, 4

Read Full Post »

Kasım 2004’de, eşim Derya, arkadaşlarımız İlker ve Aylin, ve onlarım arkadaşı Fatoş ile birlikte, Meksika’nın neredeyse yarısını iki haftada dolaşmak üzere tatile çıktık. Bu yazı dizisinde, bu gezideki anılarımızı ve çektiğim fotoğrafları sizinle paylaşacağım.

Skeleton jugglerGezimize Mexico City’den başlıyoruz. Havaalanından otele kadar olan taksi yolculuğu, İstanbul’dan beter trafik, trafiğe kapalı yollar, ve aniden bastıran çılgın yağmur sayesinde hayli eğlenceli geçiyor.

Daha otele ulaşmadan, doğru zamanda doğru yerde bulunduğumuzu anlıyoruz. Otelin yeri, şehrin merkezi de sayılabilecek olan Centro Historico’da, Zocalo denen şehir meydanına çok yakın, ve takvimler 1 Kasım’ı, yani iki gün sürecek olan Ölüler Bayramı’nın ilk gününü gösteriyor. Meydan kutlamalar dolayısıyla çok hareketli, her taraftan tamtam sesleri yükseliyor. Vücutlarının sadece bir kısmını örten kıyafetleriyle Aztek dansçıları, kalabalığın arasından bir görünüp bir kayboluyorlar. Dolayısıyla çantalarımızı otele atar atmaz eğlenceye şahit olmak için sokağa fırlıyoruz.

Zocalo’da yürürken kutlamaların büyüsü kendini daha da hissettiriyor. Öyle ki, meydanı çevreleyen harika yapıları gözümüz görmüyor bile. Binlerce insan, meydanın farklı noktalarında toplanmış, göstericileri izliyorlar. Azteklerin ölü takıntısının farkına varmamaya imkan yok. Her tarafta irili ufaklı iskelet heykelleri, sahte mezarlar, kurukafalar var. Hatta meydanın bir kısmına yapay bir mezarlık kurulmuş, tabutların üstleri, avlanan, gitar çalan, dans eden ölülerin heykelcikleri, sarı çiçekler ve mumlarla doldurulmuş. Başımızı ne tarafa çevirsek bizi şaşırtacak farklı bir manzara görüyoruz. Bir yanda tamtamlar eşliğinde dans eden Aztek dansçıları, bir yanda etrafındaki kalabalığa, sarı çiçeklerle donattığı mezara benzetilmiş toprak yığınağından bahseden yarı çıplak bir adam, öte tarafta sıraya girmiş onlarca insana tek tek elindeki tütsü kupasıyla okuyup üfleyen, kocaman tüylü şapkası olan bir kadın. Köşeye kurdukları taş fırında pişirdikleri kurabiyeleri geçici bir duvara yan yana yapıştırarak kabartma figürler, kurukafalar, Cortez resimleri yapanlar bile var. Kalabalığın arasında, kıyafetlerin renkleri, müzik, ve tütsülerin kokusu ile sarhoş olmaya başlıyoruz.

Saatler sonra, ilk gün için Aztek deneyiminin dozunu kaçırmaya başladığımızın farkına varıyoruz. Buna rağmen, otelde duş alıp biraz dinlendikten sonra gece tekrar meydana gidip şenliğe katılmaktan kendimizi alamıyoruz.

Bu dizinin diğer sayfaları: 2, 3, 4


Facebook'ta paylaş Facebook’ta paylaş

Read Full Post »