Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Küba’

Hoşçakal Havana

Küba’daki son günümüz alışverişle geçiyor. Küba’ya tekrar görüşmek üzere hoşçakal diyoruz.

Uyandığımızda ortalık, bir önceki gecenin aksine gayet sakin. Dışarı çıkmaya hazırlanırken kapı çalıyor, ev sahibi yaşlı amcamız bize sabah kahvelerimizi getirmiş. Kahveden sonra fazla zaman kaybetmeden dışarı çıkıyoruz. Küba’dan ayrılmadan önce birkaç hatıra ve hediye almak istiyoruz. İlk gün bulduğumuz bit pazarına doğru yürümeye başlıyoruz. Yolun yarısında da, yine daha önce oturduğumuz çay bahçesinde oturup kahvaltt edeceğiz. Ama yürüyüş düşündüğümüzden daha uzun sürüyor, yaklaşık yarım saat sonra çay bahçesine varabiliyoruz. Kahvaltıdan sonra bir o kadar daha yol olduğunu görünce taksi aramaya başlıyoruz. Sabahın bu saatinde, bulunduğumuz bölgede fazla taksi yok. Eski model Amerikan arabalarından yapılmış dolmuşlar görüyoruz. Bir-iki tanesini deneyip, bit pazarının bulunduğu Malecon’dan geçmediklerini öğreniyoruz. Derken taksi plakası ya da arması olmayan, üstelik diğerlerine göre oldukça yeni görünen bir araba yanımızda duruyor, sürücü bizi istediğimiz yere götürebileceğini söylüyor. Kısa bir pazarlık sonucu Malecon’a doğru yola çıkıyoruz. Bizim bildiğimiz, o yöne giden daha kestirme yollar var, ama sürücümüz bizi biraz dolaştırıyor. Kilometre başına para almadığı için art niyet aramıyoruz. Turist taşıma izni olmadan bizi arabasına aldığı için polis kontrollerine yakalanmamaya çalışıyor olmalı.

Bit pazarına vardığımızda tezgahlar daha yeni kuruluyor. Biraz erken gelmişiz anlaşılan. Biz tezgahlar arasında yürürken de ortalık yavaş yavaş kalabalıklaşıyor, iki dakika önce yürüyerek geçtiğimiz yere döndüğümüzde yeni tezgahlar kurulmuş olduğunu görüyoruz. Birkaç parça hatıra eşyası aldıktan sonra, bir tezgahtaki genç kadın, cd isteyip istemediğimizi soruyor. ‘Polo Montanez’ diyoruz, tezgah altından istediğimiz cd’yi çıkarıp uzatıyor. Bu güzel bir sürpriz oluyor, bir de müzik dükkanı aramaktan kurtuluyoruz, üstelik cd’yi de ucuza getiriyoruz.

Bit pazarında işimizi bitirince, kaldırımda bekleyen coco taxi’lere doğru yürüyoruz. Küba’da uğradığımiz her yerde olduğu gibi, burada da pazarlık yapmak zorunda kalıyoruz. Ve yine esintili bir yolculukla Capitollio’ya ulaşıyoruz. Bu sefer niyetimiz, meydanın arkasındaki Real Fabrica de Tabacos Partagas’dan birkaç puro ve rom almak. Şimdiye kadar sadece ince purolardan almıştık, Havana purosu deyince akla gelen kocaman, kalın purolardan da birkaç tane alalım diyoruz.

Fabrikanın çevresinde yanımıza yaklaşıp puro teklif edenler çoğalıyor, ama bu sefer resmi bir alışveriş yapmaya niyetliyiz. Fabrikanın girişinde güzel bir dükkan var. Ayrıca bir-iki dolar vererek fabrikanin içini dolaşmak, puroların yapılışını görmek de mümkün, ama zamanımız yok. Dükkana giriyoruz, biraz loş, her tarafı ahşap kaplı, iki kısımdan oluşan bir yer burası. Arka taraftaki bölüme, birkaç koltuk, kaliteli bir sehpa ve benzeri eşyalarla klüp havası verilmiş, bazı müşteriler purolarını alıp rahat koltuklarda tüttürüyorlar. Biz vitrindeki zengin çeşitlerden seçim yapmaya çalışıyoruz. En sonunda birkaç Monte Cristo ve Cohiba alıyoruz. Bunun üzerine bir de Havana Club romu ekleyip, ödememizi yapıp çıkıyoruz.

Alışverişle uğraşırken zaman akıp gidiyor. Fabrikadan ayrılıp eve doğru yürüyoruz. Eşyalarımızın kalan kısmını toplayıp, yeni aldıklarımızı da çantamıza tıkıyoruz. Odadan çıktığımızda küçük bir kızı salonda uzanmış televizyon izlerken buluyoruz. Odanın parasını vermek istediğimizi söylüyoruz. Para üstü verecek kadar bozuk parası olmadığını anlatıyor. Beklememizi işaret edip bir yere telefon ediyor. İki dakika sonra, bizi bu eve getiren genç kadını kapıda görüyoruz. Ödememizi yapıp, teşekkürlerimizi edip oradan ayrılıyoruz.

 

Daha sonrası mı? Sonrası daha çok alışılmış tatil dönüşü sahnelerinden oluşuyor. Taksi arayış, havaalanına (gereğinden uzun süren) yolculuk, check-in, terminalde öldürülen zaman, vs vs. Ama bütün bunların sonunda, bizi Toronto’ya, evimize götürecek uçağa binince, ayaklarımızda ve sırtımızda yorgunluk, yüzümüzde bir haftalık tatli maceramızın bıraktığı gülümseme, aklımızda Havana’nin hareketliliği, Trinidad’in masmavi gökyüzü, Küba’nın rahatlatıcı muzigi, salsanın coşkusu, insanların yoksulluğu ve sıcakkanlılığı ile uyuya kalıyoruz.

Bu dizinin diğer sayfaları: 1, 2, 3, 4, 5, 6

Reklamlar

Read Full Post »

Havana’ya dönüş

Küba’daki son gecemizi geçireceğimiz Eski Havana’ya, ve yeni sürprizlere dönüyoruz. Havana’nın daha önce görmediğimiz köşelerini gezmek için fırsat buluyoruz.

Yeni yılın ilk gününde sabah erkenden otogara gidiyoruz. Havana’ya gidecek olan otobüste yerimiz hazır. Çantalarımızı bagaja verirken görevli bizden para istiyor; yaşlı görünüşlü, asık suratlı bir adam. Parayı veriyoruz, bize kaba bir kartona benzeyen bagaj kartımızı veriyor. Para üstünü vermeyi unutmuş gibi görünüyor. Hatırlatınca bize biraz bozuk para uzatıyor, ama bu sefer de para üstü eksik. Bunu da söyleyince tamamlıyor. Bu numarayı yutturabildiği turist var mıdır diye düşünüyoruz. İçi biraz kokan otobüste boş bulduğumuz bir yere oturuyoruz. Az sonra otobüs hareket ediyor, koltukların üzerindeki ekranlarda bir Küba filmi oynamaya başlıyor. Filmin daha ilk sahnelerinde şaşkınlığımızı gizleyemiyoruz; ekranda çırılçıplak yürüyen kadınlar ve erkekler, sevişme sahneleri var… Saat daha sabahın 8’i ve otobüste çocuklu insanlar da var. Film birkaç uluslararası ödül almış bir Küba yapımı çıkıyor. O bitince biraz belgesel, biraz tarih, biraz kahramanlık öğeleri içeren siyah-beyaz bir film başlıyor, onun ardından da teybe yerel müziklerden koyuyorlar. Son birkaç günde birkaç kere duyduğumuz şarkılar tanıdık geliyor.

Bu kez otobüsle yolculuk ettiğimiz için yolculuk çok daha uzun sürüyor. Öğlen Havana’ya varıyoruz. Çantalarımız bagajdan çıkarılıp kocaman el arabalarına konuyor, terminalin içindeki bir bankonun arkasına götürülüyor. Bankodaki görevli, bagaj kartlarımızı kontrol edip çantalarımızı veriyor. Dışarıya çıkınca başka bir görevli kalabalığı sıra bekleyen taksilere yönlendiriyor. Taksi soförüyle ateşli bir pazarlıktan sonra, Carlos’un verdiği karttaki adrese doğru yola çıkıyoruz.

Cuba’daki son gecemizi Old Havana’da geçireceğiz. Merkeze yakın olması açısından iyi, ama evlerin kalitesi ve gürültüsü açısından biraz olumsuz. Adrese varınca Old Havana’nin sahile yakın kesiminde bir apartman buluyoruz karşımızda. İçeri girmeye hazırlanırken, orada birileriyle sohbet etmekte olan genç bir kadın güler yüzle bize yaklaşıyor. Carlos’un gönderdiği kişiler olduğumuz her halimizden anlaşılıyor olmalı. O da bu evde boş yer olmadığını, ama bizim için başka bir oda ayarladığını söylüyor. Birlikte aynı sokaktaki başka bir apartmana giriyoruz. Eski ve döküntü apartmanın içi de beklediğimizden farklı. Her katta iki daire var. Dairelerin açık duran kapılarının önlerinde demir parmaklıklar, arkasında ise uzun birer koridor var. Koridorların ucunda eşyalar ve televizyon izleyen insanlar görüyoruz. Bize yolu gösteren kadın ikinci kattaki parmaklıklı kapıyı açıp, bizi içeri alıyor. Koridordan geçiyoruz. Eşya kalabalığına boğulmuş bir salona çıkıyoruz. Koltukta iki genç, pek istiflerini bozmadan ‘Ola’ diye selamlıyor bizi. Güler yüzlü yaşli bir adam ve genç bir kadın daha var salonda. Aile televizyonda boks maçı izliyor. Yaşlı adam ve genç kadın bize odamızı gösteriyor. Kapısı doğrudan salona açılan bir oda bu, ve yine eski, iç karartıcı eşyalarla tıka basa doldurulmuş. Turist ağırlamak için değil de bir ailenin ana yatak odası olarak döşenmiş olduğu belli. Camsız pencere, iki binanın arasındaki daracık boşluğa bakıyor. Kendi banyomuz olması bir avantaj. Üstü örtüyle kaplanmış bir televizyon da var. Biraz sonra, yine küçük fincanlarda sert, şekerli kahvemiz geliyor. Çok fazla yayılmadan, sadece bir gün kullanacağımız eşyalarımızı çıkarıp biraz dinleniyor, çok geç olmadan dışarı çıkıyoruz. Çıkarken bize anahtarlarımıızı veriyorlar. Odamızın kilidi yok, ama koridorun ucundaki parmaklıklı kapının bir normal, bir de asma kilidi var. Küçük bir kız anahtarlarımızı alıp bize kilitlerin ‘demo’sunu yapıyor.

İlk olarak açlığımızı giderecek biryerler bulmak istiyoruz. Birkaç gün önce turistik bölgede bulduğumuz Torre La Vega aklımıza geliyor. Bulunduğumuz yerden fazla uzakta değil, fazla oyalanmadan oraya gidiyoruz. Yemeklerimizi yerken bir yandan da fondaki müziği dinliyoruz. Otobüste ve daha önce başka yerlerde duyduğumuz şarkıları tanıyoruz artık. Garsona müzisyenin kim olduğunu sorunca karşımıza tanıdık bir isim çıkıyor: Polo Montanez. Geçen ay trafik kazasında öldüğünü bir de ondan dinliyoruz. Bir cd’sini nereden alabileceğimizi soruyoruz. Yakınlarda 2 farklı yerden bahsediyor. Bahsettiği yerlere gittiğimizde ikisinin de kapalı olduğunu görüyoruz.

Hala hava kararmamışken karşı yakaya geçmeye karar veriyoruz. Şehrin bu tarafından bakınca karşı kıyıda görünen deniz feneri, surlar, ve tepedeki büyük heykel dikkat çekiyor, bunları bir de yakından görmek istiyoruz. Feribotların kalktığı iskeleye gidiyoruz. Şehrin karşı yakası genelde turistlerin fazla uğramadığı bir yer. Old Havana’da işlerini bitirip evlerine dönen insanlar, ya da heykelin altında oturup şehrin üzerinde güneşin batışını izlemek isteyen sevgililer iskeleyi doldurmuş. Uzun bir bekleyişten sonra küçük bir tekne geliyor. Yolcu teknesinden çok mavnayı andıran, yüzen bir metal yığını bu. İçeri girdiğimizde, etrafı küçük ve kirli pencerelerle çevrili, karanlık metal bir kutuda buluyoruz kendimizi. Tek bir koltuk bile yok, bazı yerlerde tutunmak için direkler var. Biraz hava alabilmek için burnumuzu küçük pencerelerden birine doğru uzatıyoruz. Yaklaşık 10 dakikalik bir yolculuk sonunda karşı kıyıya varıyoruz. İskelenin karşısında, heykele doğru çıkan dar merdivenler var. Sol tarafta ise asfalt bir yol kıvrılarak aynı yere doğru yükseliyor. Biz de herkes gibi merdivenlere yöneliyoruz. Çıktıkca merdivenler daha da daralıyor, ancak tek kişinin geçebileceği bir genişliğe dönüşüyor. Bir yandan da kıvrıla büküle evlerin arka bahçelerinin arasından geçiyor. Bu akşam sporunun sonunda bir yola ulaşıyoruz, ve bu yolu takip ederek heykeli buluyoruz.

Küba’da Kristof Kolomb’un adı San Cristobal olarak geçiyor, ve dev Estatua de Cristo heykeli şehre karşı tepeden bakıyor. Heykelin arkasındaki çay bahçesinden gürültülü ve bol küfürlü rap müzik sesleri geliyor. Kağıttan bir külahta nane şekeri satan yaşlı adamlar, akşm keyfi için buraya gelmiş yerel halkın arasında dolaşıyor. Buradan Havana’nin, genelde apartmanlardan oluşan büyük bir şehir olduğunu görebiliyoruz. En belirgin bina Capitollio, onun arkasında güneş alçalıyor. Uzun ince körfezin içerlerine doğru görüntü çirkinleşiyor, pasli metal yapılar, oraların tersane veya liman olduğunun işaretçisi.

Güneş batınca karşı yakadan kalkan tekneyi görüyoruz. Dönüşte de çok uzun beklememek için tekne geldiğinde aşağıda olmak istiyoruz. Dönüş yolu olarak kıvrılarak inen asfalt yolu seçiyoruz. Biraz aşagıda yol, yüksek surların çevrelediği kalenin kapısının önünde dirsek yapıyor. Biraz daha zamanımız olsaydı da kaleyi gezseydik diye düşünürken birilerinin bize seslendiğini duyuyoruz. Kapıdaki nöbetçi asker bize biraz yaklaşıp birşeyler söylüyor. El kol hareketlerinden saati sorduğunu anlıyoruz anlamasına da, saatin kaç olduğunu İspanyolca nasıl anlatacağımızı bilmiyoruz. Biz de Tarzanca cevap veriyoruz.
Nöbetçi bize, ertesi gün kalede bir seramoni olacağını söylüyor, bizi de davet ediyor. Ilk defa bir nöbetçi tarafından bir seramoniye davet edilmenin şaşkınlığıyla teşekkür ediyoruz. 1 Ocak Küba’da devrimin yıl dönümü, ve bu yıl 2 Ocak’ta bir seramoniyle kutlanıyor. Askerin dediğine göre Fidel de seramoniye katılacakmış. Ne yazık ki ertesi gün öğlen uçagımıza yetişmemiz gerekiyor ve hala sabah yapılacak işlerimiz var.

Sahile inince tekne gelene kadar bir parkta oturup denizi ve parkta beyzbol oynayan gençleri izliyoruz. Yine iç karartıcı bir tekne yolculuğundan sonra Old Havana’ya varıyoruz. Artık hava kararmış, karnımız acıkmış. Hemen yakın, hem de farklı bir menü sunan Lübnan lokantası Al Medina’ya gidiyoruz. Güzel dekore edilmiş kaliteli bir lokantada şortlarımız, sırt çantamız ve spor ayakkabılarımızla biraz iğreti duruyoruz. Menüdeki seçenekler Türk yemeklerinden farklı değil, siparişlerimizi veriyoruz. Ve sonra Küba’daki devlet lokantalarıyla ilgili çok duyduğumuz bir şikayetin ne kadar haklı olduğunu görüyoruz; servis aşırı yavaş.

Yemekten sonra hareketli Obispo üzerindeki barlardan birine gidiyoruz. Burası dar ve uzun bir mekan, bir duvarı kaplayan uzun bir bar ve karşısında tek sıra oluşturmuş masalar var. Bir köşede de gruplar yine dönüşümlü olarak müzik yapıyor. Biraz da buranın keyfini çıkarıyoruz, sonra da kalacağımız eve geri dönüyoruz. Evdeki ahali yine salonda toplanmış televizyon izliyor. Odamıza giriyoruz, salondaki televizyon bangır bangır bağırıyor, camsız pencereden içeri bir sürü ses geliyor. Bu gürültüde nasıl uyuyacağımızı düşünürken, yorgunluktan sızıyoruz.

Bu dizinin diğer sayfaları: 1, 2, 3, 4, 5, 7

Read Full Post »

Trinidad’da yılbaşı

Trinidad’ın sınırlarını ve ötesini keşfediyoruz. Yılbaşı gecesi bizim Trinidad’daki son gecemize denk geliyor.

Sabah tekrar domuz çığlıklarıyla uyanıyoruz. Kahvaltıya Amerikalı komşularımızla birlikte oturuyoruz. Bugün Trinidad’daki son günleriymiş, birazdan toplanıp çıkacaklar. Bir önceki gün yakınlardaki ormana ve şelaleye at sırtında bir gezi yapmışlar. Bize de cazip geliyor ama fazla zamanımız yok artık. Vakit kaybetmeden, şehrin hemen arkasındaki televizyon vericisine çıkıp Trinidad’i yukardan görmek istiyoruz.

Önce şehrin ucuna kadar yürüyoruz. Bu kısımlar artık kasaba da değil, köy görüntüsünde. Aşağıdaki taş sokaklar geride kalmış, artık toprak ve çamur yollarda yürüyoruz. Sokaklarda çıplak ayaklı, tişörtsüz çocuklar, gülerek misket oynuyorlar. Bazı çocuklar da acıklı bir yüzle yanımıza gelerek ufak tefek süs eşyaları satmak istiyor, ya da sadece dileniyorlar. Birkaç dar sokak sonra bu manzarayı da geride bırakıyoruz. Hava yine oldukça sıcak. Şehrin ucundan sonra yarım saatlik tırmanış boyunca sıcaktan bunalıyoruz. Sonunda ulaştığımız tepedeki hafif rüzgar bizi kendimize getiriyor. Vericinin bulunduğu binanın bahçesinde bir köpek havlayarak bizi karşılıyor. Yanında da bir bekçi, eliyle bizi çağırıyor. Adamın yanına ulaşıyoruz. Anlaşılan bekçi saatlerce burada tek başına beklemekten sıkılmış, bizi ilgiyle karşılıyor, biz sormadan karşımızda uzanan manzarayı anlatmaya başlıyor.

Bulundugumuz tepeden Trinidad gerçekten bir kasaba gibi görünüyor. Birkaç yüz metre yükseklikten bakınca ucunu görebildiğimiz yerleşim birimlerine şehir demeye dilimiz varmıyor. En belirgin bina Museo de la Contra Bandidos yine karşımızda, çan kulesiyle kendini gösteriyor. Biraz daha ileride, güney batıya doğru bakınca küçük havaalanını görüyoruz. Daha güneyde, dün gittiğimiz Playa Ancon ve otel görünüyor. Buradan bakınca Playa Ancon’un, denizin içine doğru uzanmış ince bir yarımada olduğu daha net anlaşılıyor. Bu yarımadanın şeklini koşan bir atın bacağına benzetmişler, zaten Ancon bacak demekmiş.

Trinidad’in batı tarafında küçük bir kasaba daha görünüyor, denizin içerilere kadar sokulduğu bir noktada, sahile kurulmuş olan La Boca bu. La Boca’nın kuzeyinde, şu an bulunduğumuz tepenin batısında deniz bitiyor ve irili ufaklı başka tepeler sıralanıyor. Bekçinin anlattığına göre at üstünde gidilen orman ve şelale o tepelerin arasındaymış.

Manzarayı bir süre daha izliyoruz, tepede biraz daha soluklanıyoruz. Daha sonra günün geri kalanı için yaptığımız planları gerçekleştirebilmek için, bekçiye teşekkür edip, anlamayacağını bildiğimiz halde bir de sabır dileyip, tepeden aşağı doğru yola koyuluyoruz.

Kasabaya indiğimizde serin birşeyler içmek istiyoruz. Lino Perez’deki kapı arasındaki satıcıdan bir kez daha ev işi pizza alıp, Bar Dauquiri’de içeceklerle serinliyoruz. Derken birisi ‘Turkiyaaa!’ diye bize sesleniyor. Başımızı kaldırınca Sagarto’da tanıştığımız müzisyen Celestino’nun bizi selamladığını görüyoruz. Yine İspanyolca’sıyla birşeyler anlatmaya başlıyor. Konuşurken elini kolunu da anlamlı anlamlı sallamasa küfürler sıraladığını düşünmeye başlayacağız. Belki de Küba kültüründe bize yaptığı bu el-kol hareketlerinin anlamı pek hoş değildir. Sonunda yine anlaşmayı başarıyoruz. Bu akşam bara gelip gelmeyeceğimizi soruyor. ‘Geleceğiz’ diyoruz. Bu gece yılbaşı, bakalım dünyanın bu köşesinde nasıl kutlanıyor.

Yarın tekrar Havana’ya döneceğimizi hatırlayınca, otogara gidip sabah ilk otobüse biletlerimizi alıyoruz. Nestor’u arayıp kalacak bir yer ayarlamasını istemenin de zamanının geldiğini düşünüyoruz. Ondan sonra da, hazır zamanımız varken birkaç puro alırız diyoruz. Hem Havana’da hem Trindad’da, her adım başı yanımıza yaklaşıp puro teklif edenler, ya da köşedeki sehpaya markasız purolar dizmiş satıcılar görmek mümkün. Resmi puro dükkanları ise gerçek ve kalitelisinden emin olabileceğiniz purolar satıyor. Trinidad’da bunlardan bir tane var. Biz bu dukkana giderken yol üstünde bir kulubeden Nestor’a telefon etmek üzere duruyoruz. Hemen arkamızda, oldukça düzgün İngilizce konuşan birinin sesini duyuyoruz; ‘O telefon çalışmıyor’. Dönüp bakınca uzun ince yapılı, düzgün giyimli bir genç görüyoruz. Elinde de bir ajanda var. Yanımıza geliyor, telefonun ekranındaki ‘acil arama için’ yazısını bize tercüme ediyor. Sonra da puro isteyip istemediğimizi soruyor…

Bu kez bizi iyi yakaladılar, dostça yaklaşip, ilk kelimeden sonra reddedilme riskini ortadan kaldırdılar. Üstelik tam puro dükkanına doğru giderken… Kısa süre sonra ajandasını açıp dükkandaki ve kendi elindeki puroların fiyatlarını karşılaştırıyor. Cüzdanından kimliğe benzer bir kart çıkartıp puro fabrikasında çalışmış olduğunu, bu yüzden elindeki puroların gerçek olduğunu söylüyor. Resmi puro dükkanına sadece 20 metre uzaktayız. Tabi ki hakiki Küba purosunu sahtesinden ayırd edecek kadar puro uzmanı değiliz, ama en azından gerçeğiyle sahtesinin tadlarını karşılaştırabiliriz. Bunu düşünüp delikanlıya bir öneri getiriyoruz. Biz dükkana gireceğiz, tek bir sigara alıp çıkacağız. Sonra çocuk bize kendi sigaralarından bir tane verecek. İkisini de hemen deneyeceğiz, eğer gerçekten fark yoksa gerisini çocuktan alacağız. Satıcı kendisine ve malına çok güveniyor, kabul ediyor. Bize dükkanın kapısına kadar eşlik ediyor.

İçeride, raflardaki çeşit çeşit puro kutularını inceliyoruz. Rehber kitabımızın ve kasadaki kadının söylediklerine göre en hafif (dolayısıyla, bizim şu ana kadar içtiğimiz en sert sigaradan sadece biraz daha sert) marka Romeo y Juliet’miş. Ancak bunu içebileceğimizi düşünüp, küçük ve ince olanlardan bir tane alıyoruz.

Kaçak puro satan genç dışarıda bizi bekliyor. ‘Aldınız mı?’ diyor. ‘Aldık’ diyoruz, ‘Bir de seninkini görelim.’ Evinin biraz ileride olduğunu söylüyor. Aynı dar sokak üzerindeki evine götürüyor bizi. Mavi tahta kapıyı tıkırdatıyor. Çok beklemeden kapı açılıyor ve kapının eşiğinde daha genç, tişörtsüz, esmer tenli bir delikanli görünüyor. İçeri giriyoruz. Bizi buraya getiren genç yine anlatmaya başlıyor; çalışma tarzından, malının kalitesinden bahsediyor. Sonra arkadaki küçük bir odaya geçiyoruz. Bir dolabın raflarına dizilmiş bir sürü puro kutusu var, hepsi dükkanda gördüklerimizle aynı. Bazı kutuları açıp içindekileri gösteriyor. Sonra bir kutudan, az önce dükkandan aldığımız puronun aynısını çıkarıyor. Kutunun üzerindeki işlemeler, sigaranın etiketi, kutunun garanti kağıdı, hepsi aynı ve orjinal gibi görünüyor. Bir tane Romeo y Juliet alıp yakıyoruz. İki elimizde birer puro, ikisinin de tadına sırayla bakıyoruz. Bizim hissedebildiğimiz bir fark yok. Yine kendi fiyatlarından bahsediyor. Elimizdeki rehber kitabı alıp, puro fiyatlarından bahseden sayfayı bir saniyede bulup bize gösteriyor. Kitabı iyi bildiği belli. Biz yeterince ikna olmuş durumdayız. Sonunda, içebileceğimize karar verdiğimiz Romeo y Juliet’lerden bir kutu, ayrıca birkaç tane de çok daha kalın ve uzun Monte Cristo’lardan alıyoruz. Dükkanda 25 dolara satılan kutuya 15 dolar veriyoruz. Büyük sigaraların da üçüne 5 dolar sayıyoruz, dükkanda tanesi 3,5 dolar civarıydı.

Alışveriş bitince gitmek için kalkıyoruz. Önce daha genç olan yarı çıplak çocuk dışarı çıkıyor, bakışlarıyla sokağı tarıyor, sonra eliyle bize de çıkabileceğimizi işaret ediyor. Sokağa çıkıp oradan uzaklaşıyoruz.

Alışverişi bitirip paketi cantamıza koyduğumuza göre, ertesi günkü Havana planlarına kaldığımız yerden devam edebileceğimizi düşünüyoruz. Biraz yürüyüp başka bir telefon kulubesi buluyoruz. Biraz bozuk para ve Nestor’un numarasının yazılı olduğu kağıdı çıkarıyoruz, ama Havana’nın alan kodunu bilmiyoruz. Yine rehber kitabımıza başvurmak istiyoruz. O da ne! Kitap ortada yok. Çantamızın içini didik didik edip yine de bulamayınca, bir ara sigara satıcısının kitabı elimizden aldığını hatırlıyoruz. Hızlı adımlarla tekrar mavi kapılı eve gidip kapıyı çalıyoruz. Karşımıza başka bir adam çıkıyor. Kendimizi Hitchcock’un ‘Çok Şey Bilen Adam’ filminde gibi hissetmeye başlarken içeride yarı çıplak genci görüyoruz, birkaç da turist görünüşlü insan var, yeni müşteriler sigaraları inceliyor. İngilizce bilmeyen genç bize elleriyle kitabı anlatmaya çalışıyor. Anladığımız kadarıyla satıcı genç, unuttuğumuzu farkedip, elinde kitap, bizim peşimize düşmüş. İçeride başka turistler olmasına güvenip Derya’yı orada bırakıyor ve satıcıyla karşılaşmak umuduyla, hızla sokakları dolaşmaya başlıyorum. Bir süre sonra kimseyi bulamayınca da aynı eve dönüyorum. Kapıda Derya ile karşılaşıyorum. Satıcı eve geri dönmüş ve kitabı da getirmiş. Hem özür diliyor, hem böyle şeylerin kendi çalışma tarzına uymadığını anlatıyor. Elimizde kitabımız, kendi unutkanlığımıza ve paniğimize gülerek tekrar uzaklaşıyoruz. ‘Sonuçta bilerek yapmadığını tahmin etmiştik’ diyoruz birbirimize, ‘Ne de olsa adamın evini bilyoruz, ve kanunsuz birşey yapan kendisi. Başını daha fazla belaya sokmak istemez tabi.’ Kandırılmış olduğumuzu sanmanın telaşını çabuk unutmaya çalışıyoruz.

Telefonda Nestor’a ulaşamıyoruz. Daha sonra tekrar denemeye karar veriyoruz. Akşama hala zaman var ve karnımız acıkmış durumda. Bir paladar aramaya başlıyoruz, ama heryer yılbaşı tatiline girmiş olsa gerek, bütün lokantalar kapalı. Adresini bildiğimiz bütün paladar’lara uğrarken iki kez daha ‘Turkiyaaa!’ seslenişini duyuyoruz. Bizi selamlayanlardan biri yine Celestino, diğeri de puro satıcısı. Demek ki gerçekten artık bu şehirden gitmenin zamanı gelmiş, burada da fazla eskimişiz.

Yemek için internet cafe’de mola verebileceğimizi görüyoruz. İnternet cafe, yine eski, güzel mimarisi olan bir bina. İçeride sunulan teknolojiyle kapının önündeki eşek, birbiriyle çelişen görüntüler sunuyor. Biz ikisiyle de fazla ilgilenmeyip karnımızı doyuruyoruz. Garson da barmen de tertemiz, bembeyaz gömlekler giymiş. Ülkeye geldiğimizden bu yana ne Havana’da ne Trinidad’da, sokak serserileri dışında kimsenin elbiselerinde tek bir leke, bir solukluk görmedik. Lokantalardaki aşçılardan taksi soförlerine kadar herkesin gömleği tertemiz, yıpranmamış, ve özenle ütülenmiş. Tatil dönüşü eve bir kutu Küba deterjanı mı götürsek diye aklımızdan geçiyor.

Eve döner dönmez yağmur başlıyor. Tropikal yağmur çok kısa sürede sokaklarda küçük seller yaratıyor. Ev sahibimiz Carlos, Havana’ya döndüğümüzde nerede kalacağımızı soruyor. Henüz bilmediğimizi söylüyoruz. Orada tanıdığı birkaç kişi olduğunu, istersek arayabileceğini söylüyor. Biz kabul edince ortadan kayboluyor. Bir süre sonra elinde bir kartla geri geliyor. Verdiği adresteki kişiler ertesi gün bizi bekliyor olacaklarmiş. Bu bilginin rahatlığıyla dinlenmeye karar veriyoruz.

Uyandığımızda yağmur dinmiş, Carlos akşam yemeğimiz için sofrayi hazırlıyor. Menüde balık şnitzel, patates cipsi gibi ince kesilip kızartılmış muzlar, bizim zevkimize yakın bir pilav, salata ve meyveler var. Yemekten sonra, bu gecenin yılbaşı olduğunu hesaba katarak biraz özenli giyiniyoruz. Akşam karanlığı çökmüş, yollardaki yağmur suları akıp gitmiş. Plaza Mayor’a doğru yürüyoruz. Yollarda bu gece için özel olarak giyinmiş insanlari biryerlere giderken görüyoruz. Küba kızlarının onca yokluk içinde nasıl olup da bu kadar güzel ve bakımlı kalabildiklerine bir kez daha hayret ediyoruz. Bu akşam giyimleriyle de güzelliklerini pekiştirmişler.

Saat hala erken olduğu için Casa de la Musica’da çılgınca salsa yapanları izliyoruz bir süre. Ruinas de Sagarto’ya vardığımızda ortalığı daha önceki akşamlara göre daha kalabalık görüyoruz. Gruplar sırasıyla çıkıp şarkılarını söylüyorlar. Arada Afrika’dan gelmiş gibi görünen Afro-Cuban bir grup çıkıp vurmalı çalgılar eşliğinde, yerli ayinlerine benzer ateşli bir dans gösterisi yapıyorlar. Ve daha sonra tekrar favori grubumuz sahne alıyor. Bu akşam barda daha fazla turist var. Celestino herkesi tanıyor anlaşılan. Her bir masayı tek tek işaret ederek, ‘Californiaaa!’, ‘Italiaaa!’, ‘Turkiyaaa!’ diye bağırarak bizleri birbirimize kaynaştırmaya çalışıyor. Bizi tanıtınca, bardaki bütün gözlerin bize dönüp ‘Aaa, Türkler nasıl yaratıklarmış bakalım’, ya da ‘Kimmiş bu taa Turkiyaaa’dan kalkıp buraya gelenler’ der gibi bizi incelediklerini hissediyoruz.

Saatler geceyarısını gösterirken sahnedeki grup, küçük bardaki herkesi yılbaşını kutlamaya çağırıyor. İnsanlar ayağa kalkıyor, sevinç çığlıklarıyla yeni yılı karşılıyorlar. Celestino, diğer grup üyeleri ve bazı seyirciler, masaları dolaşıp hepimize sarılıp kutluyorlar. Bayram namazından sonra hiç tanımadığı insanlara sarılıp öpen kalabalıklara benziyoruz bir an. Latin müzikleri eşliğinde neşeli, keyifli, çok uluslu bir yılbaşı partisinin içindeyiz.

Ertesi sabah erken kalkmamız gerekiyor, onun için daha fazla uzatmadan Sagarto’dan çıkıyoruz. Büyük şehirlerdeki gürültülü, coşkulu partilerden uzak, daha sakin, ama yine de eğlenceli bir yılbaşı gecesini geride bırakıyoruz. Marti’ye inen yollarda bu akşam da kayboluyoruz. Trinidad’da eskidik diyoruz, ama üç gündür, 50 bin nüfuslu şehrin labirent gibi sokaklarında bilinçli olarak Marti’ye yürüyemedik. Oysa koskoca Havana’yı gayet kolay öğrenmiştik. Bakalım ertesi gün Havana’ya dönünce yabancılık çekecek miyiz?

Bu dizinin diğer sayfaları: 1, 2, 3, 4, 6, 7


Facebook'ta paylaş Facebook’ta paylaş

Read Full Post »

Aralık’ta plaj keyfi

Dördüncü güne geldik. Bugün Karayiblerde serinliyor, Trinidad akşamında eğleniyoruz.

Sabah uzun, kulak tırmalayıcı çığlıklarla uyanıyoruz. Canhıraş yaratık çığlıklarını yorumlamak zor olmuyor. Yandaki evde (belki de mezbahadır) domuz kesiyorlar. Ve anlaşılan hemen öldürmeyip biraz işkence çektiriyorlar. Bar Dauquiri’nin karşısındaki tezgahta yata domuz buradan geliyor olmalı.

Carlos ve eşinin hazırladığı bol tropik meyve içeren kahvaltıyla karnımızı doyuruyoruz. Evdeki diğer odada kalan Amerikalı çiftle tanışıyoruz. Ambargodan sonra Amerika, kendi vatandaşlarına ve şirketlerine Küba’da para harcamayı yasaklamış. Bu yüzden bir Amerikalı’nın Küba’ya gelmesi pek kolay değil, turizm şirketleri rezervasyon yapamıyor, havayolları Küba’ya uçamıyor. Ama her kural gibi bunun da bir kaçamağınıi bulmak mümkün. Bu çift, Meksika üzerinden Küba’ya gelmiş, pasaportlarına da damga vurdurtmamışlar. Eğer kendi hükümetleri burada olduklarını öğrenirse ağır bir para cezası ödemek zorunda kalacaklar, riski göze alıp gelmişler. Aslında tuvaletlerine Amerikan dolari ödediğimiz ülkeye Amerikalılar’in gidememesi biraz komik geliyor, ama ambargonun avantajlarını da yaşıyoruz; her köşede McDonald’s görmemek gibi.

Amerikalı komşularımız bir önceki gün denize gittiklerini söylüyorlar. Bize de tavsiye ediyorlar, biz de bunu planlarımıza dahil ediyoruz. Sonra evden çıkıp şehirde dolaşmaya başlıyoruz. Bugün hava daha da güzel, hatta biraz fazla sıcak. Yine bir sürü renkli bina, sokak aralarında insanlar, fotoğaf, derken zaman çok hızlı geçiyor. Öğleden sonra denize girmek için nereye ve nasıl gideceğimizi düşünüyoruz. Şehire 12 km mesafedeki Playa Ancon’a minibüsler ve taksiler pek pahalı değil. Ama diğer bir alternatif olarak bisiklet kiralayip sahil yolunu takip etmeyi düşünüyoruz. Tam biz bu planlarla uğraşırken Fred ve Tinika ile karşılaşıyoruz. Bir önceki gün ancak akşama doğru kalacak bir yer bulabildiklerini anlatiyorlar. Onlarin da bugün plaja gitmeyi düşündükleri ortaya çıkıyor ve bize birlikte gitmeyi teklif ediyorlar. Kabul ediyoruz. Saat 1’de Parque Cespedes’te buluşmak üzere ayrılıyoruz.

Öğlen vakti geldiği için, plaja gitmeden önce birşeyler yemeyi uygun görüyoruz. Buluşma noktasının yakınlarında, Bar Dauquiri’nin karşı köşesinde, evinin kapısında pizza satan bir delikanlı görüyoruz. Arkadaki merdivenin altına koyduğu küçük taş fırında yaptığı, sos, domates ve peynirden oluşan basit pizzalardan deniyoruz ve oldukça beğeniyoruz. Küba’da Küba parası verebildiğimiz ender yerlerden biri oluyor burası, bir pizza 25 centavo. Bu 5 peso’ya, ya da yaklasik 25 cent’e denk geliyor. Daha sonra Bar Dauquiri’de oturup, birer birayla boğazımızı temizleyerek zaman geçirirken, bir ‘Turkiyaaa’ sesiyle irkiliyoruz, başımızı çevirdiğimizde, akşam barda tanıştığımız müzisyen Celestino’yu görüyoruz. Bize selam veriyor, yine İspanyolca’sıyla birşeyler anlatıyor. Sonunda, bu akşam bizi tekrar bara beklediğini söylemeye çalıştığını anlıyoruz.

Fred ve Tinika buluşma noktasına geldiklerinde, yanlarında Kanadalı bir genç daha var, o da Playa Ancon’a gitmek için bize katılmak istemiş. Biraz hemşehri sohbetinden sonra nasıl gideceğimizi oya koyuyoruz. Kanadalı genç bölgeyi biraz tanıyor, biraz da İspanyolca biliyor. Sonunda küçücük bir korsan taksiye sığıp 10 dakikada Peninsula de Ancon’a varıyoruz. Hotel Ancon’un plajında kendimize bir gölge buluyoruz. Deniz hayal ettiğimiz kadar güzel çıkmıyor, Varadero’nun neden daha çok tercih edildiğini anlıyoruz. Ama yine de oldukça temiz. Biz de, bir 30 Aralık günü, pırıl pırıl bir güneş altında, Karayiblerin bol tuzlu suyunda serinlemenin keyfini çıkarıyoruz.

Akşam Tirnidad’a dönüp dinlendikten sonra, kendimize ton balıklı birer sandviç yapmak için ekmek aramaya çıkıyoruz. Carlos, biraz ilerideki binanın bir fırın olduğunu söylüyor. Ben fırına gidip bir ekmek alıyorum. İçeride kimse İngilizce bilmiyor. Ekmeğin parasını ödemek istediğimde yaşadığımız iletişim güçlüğü, fırıncı kız ve yanındaki arkadaşlarını çok eğlendiriyor. Ekmeğin fiyatını anlamadığım ve cebimdeki Küba paralarını sayamadığım için, bir avuç bozuk parayı uzatıyorum. Fırıncı kız, avucumdaki paralar arasından seçip gereken miktarı alıyor. Bir büfeden de içeceklerimizi almak için aynı yöntemi kullanıyorum.

Yemekten sonra yine dışarı çıkıp Casa de la Musica’da zaman öldürüyoruz. Bu akşam müzik daha güzel ve danslar daha ateşli. Oradan ayrılınca yakındaki kilisenin önünde bir kalabalık görüyoruz. İçeri girince biraz şaşırıyoruz, çünkü gördüğümüz hiç de dini bir ayine benzemiyor. Ortada bir çift şarki söylüyor, bir sürü insan da onları izliyor. Daha sonra sahneyi bir çocuk korosu alıyor. Anlaşılan bütün şehir bu akşam dışarıda.

Kilisedeki performansı izlerken, sahne dışındaki bir manzara dikkatimi çekiyor. Yabancı oldukları belli olan iki genç, yine yabancı başka bir kızla karşılaşıyor ve hararetle kucaklaşıyorlar. Uzun zamandır görüşmemiş ve burada birbirlerini bulmayı hiç beklemiyor oldukları anlaşılıyor. Kimbilir bu gezginler daha önce dünyanın hangi köşelerini birlikte gezmişlerdir, hangi şehirlerde karşılaşmışlardır diye düşünüyorum. Belki de bir yıl önce Kathmandu’da bu kişiler birbirlerine şöyle diyorlardı; ‘Gelecek kış Trinidad’da, Bar Dauquiri’de buluşuruz’.

İlerleyen saatlerde tekrar Sagarto’ya gidiyoruz. Aynı grupları ikinci kez dinledikten sonra Septato’nun bir cd’sini alıyoruz. Bardan çıkınca yine bir süre karmaşık sokaklarda kaybolup, sonra Marti’ye çıkmayı başarıyoruz. Eve doğru yürürken, köşe başlarında toplanmış insanların, kendi aralarında şarkılar söyleyip eğlenmelerini dinliyoruz.

Bu dizinin diğer sayfaları: 1, 2, 3, 5, 6, 7

Read Full Post »

Trinidad yolları taştan

Üçüncü gün. Trinidad’a yolculuk ve şehrin taş sokaklarını keşif.

Sabah 7:45 otobüsünü yakalamak için erken kalkıyoruz. Otogara çok uzak olmadığı için yürümeye karar veriyoruz, ve doğru karar verdiğimiz birazdan ortaya çıkıyor; Plaza de Revolucion’a çıkan caddeye pazar yeri kurulmuş, arabayla geçmek mümkün değil. Sabahın bu erken saatinde bile, eski kamyonlar geniş caddeyi doldurmuş, müsteriler dolaşmaya başlamış. Kamyonlarda meyveler ve sebzeler sıralanmış. En çok da yeşil muz hevenkleri var. Bu değişik tip muzlar bu aksam ince ince dilimlenip kızartılarak birilerinin sofrasında yerini alacak. Zamanımız olsa biraz oyalanıp fotoğraf çekeceğiz, ama otobüse yetişmemiz gerek. Kalabalığı yararak yolumuzu bulmaya çalışıyoruz.

Otogara ulaştığımızda Trinidad otobüsünün dolu olduğunu, ancak beklersek birşeyler ayarlayacaklarını söylüyorlar. Birazdan, bizim gibi biletsiz gelenler için bir minibüs ayalanıyor. içeri yerleştiğimizde kendimizi bir fıkranın kahramanları gibi hissediyoruz; ‘İki Fransız, iki İtalyan, iki Hollandalı ve iki Türk, bir minibüse binmişler.’ Yanımızda oturan Hollandali çift ile sohbete başlıyoruz.

Yol boyunca geniş araziler, tarlalar, yollarda orta şeride kadar çıkıp otostop çeken yerliler, tropikal ağacların üzerinde av arayan yırtıcı kuşlar görüyoruz. Otobüsün 6 saatte gittiği yolu minibüsle 3,5 saatte alıyoruz. Minibusteki diger gezginlerin rezervasyonları yok, ama sürücümüz bütün ara sokaklara girerek, bütün casa particular’lara uğrayarak boş yer olup olmadığını soruyor. 50.000 nüfuslu Trinidad’da neredeyse hiç otel yok, ama çok sayıda casa particular mevcut. Buna karşılık şehirdeki turistlerin de sayısı çok fazla olduğu için yer bulmak zaman alıyor. Bu sayede, daha bir yere yerleşemeden hızlı bir şehir turu atmış oluyoruz.

Sonunda Nestor’un bize verdiği adrese gidiyoruz. Hollandalı çift Fred ve Tinika ile tekrar görüşmek üzere sözleşiyoruz. Bizi bu evde bulabileceklerini söyleyip ayrılıyoruz. Evin sahibi Maritza, orta yaşın üzerinde, güçlü ve cok hareketli görünen bir kadın. Tek kelime İngilizce bilmediği için anlaşmakta biraz zorlanıyoruz, ama Nestor’un gönderdiği kişilerin biz olduğumuzu öğrenince bizi beklediğini belli ediyor. Bizim de İspanyolca’dan anlamadığımızı bildiği halde durmadan birşeyler anlatıyor. Birkaç kelime İngilizce bilen kızı olayı açıklamaya çalışıyor; bu evdeki bütün odalar doluymuş, bizim kalacağımız oda başka bir evdeymiş. Beraber diğer eve gidiyoruz. Maritza bizi yeni ev sahibimiz Carlos ile tanıştırıyor, sanki bizi ona emanet ediyor, ve ayrılırken ikimize de sarılıp öpüyor!!!

Carlos bizi üst kata çıkarıyor. Ortama bayılıyoruz, merdivenler doğrudan bir terasa açılıyor. Terasın etrafı, iç açıcı, sıcacık bir sarıya boyanmış duvarlarla çevrili. Metal bir bahçe masası ve sandalyeleri var, takımı tamamlamak için birkaç tane de sallanan sandalye eklenmiş. Büyük saksılar içinde büyük çiçekler (ya da küçük ağaçlar) ortamı daha da ısıtıyor. Terastan odaya, sadece bizim kullanacağımız mutfağa ve banyoya kapılar açılıyor. Terasta ve odada titizlikle çalışan insanlar var. Carlos açıklıyor; ‘Bu odayı daha yeni açıyoruz, ilk kullanan siz olacaksınız. Herşey bir saat içinde hazır olur’. Karnımız zil çaldığı için bu süreyi dışarıda birşeyler atıştırarak geçirmeye karar veriyoruz. Eşyaları bırakıp yakınlardaki Bar Dauquiri’ye gidiyoruz. Kitabımızın söylediğine göre burası, dünyanın her köşesinden gelen gezginlerin buluşma noktası olan bir cafe-snack bar’mış. Verandadaki masalardan birinde omletlerimizi yerken sokaktaki hareketliliği inceliyoruz. Karnımız doymaya başladıkça gözümüz çevreyi görmeye başlıyor.

Havana’nin büyüklüğü ve kalabalığından sonra burası küçük bir kasaba havasında. En yüksek bina iki katlı, sokaklar dar, insanlar daha sıradan giyimli. Ama kalabalık yine eksik değil, özellikle bulunduğumuz sokakata… Köşede iki kişi bir tezgah açmış, üzerinde ateşte çevrilmiş bütün bir domuz, kafasıyla kuyruğuyla yatıyor. Müşteri geldikçe hayvandan parçalar kesilip ekmek arası satılıyor. Başkaları başlarının üzerindeki tepsilerde ya da bisikletlerinin sepetlerinde yiyecek taşıyorlar. Küçük öğrenciler açık sarı pantolon ve etekleriyle önümüzden geçiyorlar. Hareketliliğe rağmen insanların yüzündeki rahatlık ve telaşsızlık kolayca okunuyor.

Yolda yürürken tekrar Maritza ile karşılaşıyoruz. Bizi büyük bir sevecenlikle selamlıyor. Yeni evden memnun olup olmadığımızı soruyor. Biz de çok beğendiğimizi anlatmaya çalışıyoruz.

Eve döndüğümüzde, çıplak bıraktığımız odamızı gerekli eşyalarla doldurulmuş buluyoruz, hatta beklediğimizin ötesinde, perdeler, duvarlarda resimler ve başucu lambası da var. Yine pencerelerde cam yok, onun yerine, küçük bir kol yardımıyla açılıpp kapatılan kalın tahtalı panjurlar var. Terastaki sallanan sandalyelerde oturup, tek bir bulut olmayan, masmavi gökyüzünü seyrediyor, sıcak havanın ve sükunetin keyfini çıkarıyoruz.

Yeterince dinlendikten sonra, hava kararmadan önce şehri dolaşmaya karar veriyoruz. Evler yine eski ve kalitesiz, ama Havana’dakilerden çok daha bakımlı, en azından yıkılacak gibi görünmüyorlar. Yine rengarenk duvarlar, yine doğrudan oturma odasına açılan kapılar, yere kadar inen parmaklıklı pencereler, içeride, sallanan sandalyelerde oturmuş tembellik yapan insanlar. Plaza de Mayor’a doğru ilerliyoruz. Burası meydanı, kilisesi, bar ve lokantaları, eski taş binalarıyla şehrin turistik bölgesi. Trinidad 16.ci yuzyılda Karayiplerde cirit atan korsanların yoğun olarak ziyaret ettiği bir şehirmis. Dar ve karmaşik, taşli yollar, eski küçük yapılar, tavernalar bu havayı hala yaşatıyor. Köşedeki müzik sesleri gelen binaya girerseniz, loş bir ortamda takma bacaklı, tek gözlü birileriyle karşilaşacağınızı hissediyorsunuz. Biz bu karşılaşmayi akşam saatlerine bırakıp yürüyüşümüzü sürdürüyoruz. Museo Nacional de Lucha Contra Bandidos, yüksek çan kulesiyle ayakta duruyor. Sokak satıcılarının tezgahlarındaki hasır şapkaları, heykelcikleri, yerel ressamların çalışmalarını inceleyip, ara sokaklarda dolaşıp fotoğraflar çekiyoruz.

Hava karardığında tekrar müzik aramaya başlıyoruz. Yol üstünde de Maritza’nin kapısını çalmak üzere duruyoruz, Hollandalı dostlarımızın bizi arayıp aramadığını sormak istiyoruz. İçeriden müzik sesleri geliyor. Sokağa açılan parmaklıklı pencereden, avluda Maritza ve kızının karşılıklı dans edip şarkı söylediklerini görüyoruz. Maritza’nın kızı bizi farkedince, yüzünde geniş bir gülümsemeyle kapıyı açıyor. Fred ve Tinika henüz uğramamış.

Meydanın yukarısında, geniş merdivenlerden oluşan sokağın ucunda, renkli ışıklar ve açıkta masalar görüyoruz. Yukarı çıktığımızda Casa de la Musica’ya ulaşıyoruz. Sahnede canlı müzik hazırlıkları görünce oturup birer Dauquiri ısmarlıyoruz. Burası şehrin genel görüntüsünden biraz uzak, yakınlardaki tatil köylerinin sakinlerini cezbetmek için süslenmiş bir yere benziyor. Müzik başliyor, insanlar dansa kalkıyor. Pistte genelde Kübalilar olduğu için izlemek zevk veriyor, salsanın hızı baş döndürüyor. Biz geçen yıl öğrendiklerimizi hatırlamak ve kendimizi test etmek için cesaretimizi toplayamıyoruz. Onun yerine daha yumuşak bir müzik ve daha yerel bir ortam aramak için oradan ayrılıyoruz.

Hemen arka sokaktaki Las Ruinas de Sagarto’da aradığımızı buluyoruz. Küçük bir avluda masalar ve bir sahne, sahnede yerel müzikler çalan bir grup, ve trompet yok!!! Müzik bizi hemen kendine çekiyor. Yine tanıdık bir şarkıyla karşılaşıyoruz; Hasta Siempre, Comandante Che Guevara.

Birkaç grup daha dinliyoruz. Her çıkan grup, kendi performansları bittikten sonra, cd’lerini satmak ya da bahşiş toplamak için masaları dolaşıyor. Gruplar arasında en keyif vereni Septeto oluyor. Cd satmak için yanımıza geldiklerinde solistleri Celestino ile tanışıyoruz. O da, Türk olduğumuzu öğrenince bir ‘Turkiyaaa’ çekiyor. Hiç anlamadığımız İspanyolca’sıyla durmaksızın birşeyler anlatıyor.

Gecenin sonunda müzikten mest olmuş bir şekilde bardan ayrılıyoruz. Dışarıya çıktığımızda, şarkıların bilebildiğimiz tek tük kelimelerini mırıldanıyoruz; ‘Comandante Che Guevara’.

Karanlık taşlı sokaklarda Marti’ye çıkan yolu bulmakta biraz zorlanıyoruz. Bütün gece çengel kollu ve tek gözlü kimseyi görememenin hayal kırıklığıyla odamıza gidiyoruz.

Bu dizinin diğer sayfaları: 1, 2, 4, 5, 6, 7

Read Full Post »

Old Havana

Küba’daki ikinci günde Eski Havana’yı keşfe çıkıyoruz

Sabah evde Jose ile karşılaşıyoruz. La Havana Vieja’ya giderken yerel halka karışmak için otobüsleri denemek istediğimizi söylediğimizde bize gülüyor; ‘Havana’da otobüs haa?’ Biz yine de çabuk yılmak niyetinde değiliz. Calle 23’e çıkıp ilk otobüs durağını buluyoruz. Durakta düzensiz görünen bir kalabalık var, ama halk sıra kavramını kendi kafasında oluşturmuş. Biz de onlar gibi, sıranın sonunu bulmak için ‘el ultimo!’ diye bağırınca, kalabalıktan birisi son kişinin kendisi olduğunu işaret ediyor. Bizden sonra gelip ‘el ultimo’ diyen ilk kişiye de biz kendimizi gösteriyoruz. Otobüs geldiğinde herkes kendisinden önceki ‘ultimo’nun arkasına geçiyor. Ama gelen otobüs oldukça kalabalık, bekleyenlerin sadece yarisi binebiliyor, hatta son binen kişi otobüs hareket ettiğinde hala kapıdan sarkıyor. Biraz ürküyoruz, adam düştü düşecek, ama son bir gayretle kendini içeri çekiyor ve kapı kapanıyor.

Coco taxi

Otobüsün gerçekten çok keyifli olmayacağına karar verip boş bir coco taksi çeviriyoruz. Capitollio’ya gideceğimizi söylüyoruz, ‘cuanto cuesta?’ diye soruyoruz. Tatil boyunca öğrenip kullanacağımız birkaç İspanyolca laftan biri fiyatın nasıl sorulacağı oluyor. ‘Tres dolars’ da anlaşıp arka koltuklara atlıyoruz. Calle 23 üzerinde ilerlerken bir önceki günün yorgunluğuyla görmediğimiz şeyler dikkatimizi çekiyor. 23 ile Av de los Presidentes’in kesişimindeki şapka ya da mantar şeklinde budanmış, gölgelerine banklar konulmuş ağaçlar bunlardan biri. Yolun sahil boyunca devam eden kısmında kıyılara vuran dalgalarla tekrar karşılaşıyoruz. Rüzgar, yükselen damlacıkları üzerimize düşürüyor, biz coco taksi’nin içine girip yüzümüze çarpan Karaiblerin damlalarıyla serinliyoruz. Trafik yine çılgın, her yaşta yayalar yola atlıyor ve sürücüler de yavaşlamayı akıllarından bile geçirmiyorlar. Bu şehirde ayda kaç yayanın telef olduğunu düşünüyoruz. Sürücümüz diğer taksilere selamlar vererek, yavaş giden araçlara İspanyolca küfürler savurarak yola devam ediyor. Islak, esintili ve eğlenceli bir yolculuktan sonra Capitollio’ya varıyoruz.

Taksiden inince irkiliyoruz, Capitollio Nacional bütün görkemiyle karşımızda duruyor. Capitollio 1929’da kongre binasi olarak inşa edilmiş. 1959’daki devrimden sonra akademi ve kitaplık olarak kullanılmaya başlanmış. Zamanında Amerikan destekli bir hükümet tarafından inşa edilmiş olduğu için olsa gerek, Washington, DC’deki Capitol binasina çok benziyor. Ama yankee ikizine göre daha zengin detaylarının olduğu söyleniyor. Merdivenlerden ön kapının girişine kadar çıkıyoruz. Kapının iki yanında da dev heykeller var. Etraf turist kaynıyor, aşağıdaki meydana bakınca da büyük bir hareketlilik görüyoruz. Coco taksiler, camellolar, 50 yaşında döküntü arabalar ve turist taşıyan süslü faytonların görüntüsü birbiriyle çelişiyor.

Capitollio

Binanın içi ve balkonları da cazip görünüyor ama biz içeriyi gezmeyi daha sonraya bırakıyoruz (o “daha sonra”, 6 yıl sonrasına nasip olacak, o anılarımı da ayrı bir yazımda paylaşacağım). Tekrar yürümeye başlıyoruz. Önce Paseo de Marti üzerinden sahile yöneliyoruz. Paseo de Marti denen yolun ortasında üç şerit genişliğinde bir bölüm, etrafına ağaçlar ve banklar konularak, yol seviyesinden yükseltilerek ve mermer döşenerek yaya yolu haline getirilmiş. Ağaçların gölgesinde yürürken yol kenarındaki binaları incelemeye devam ediyoruz. Gerçekten döküntü, ama görülmeye değer, ilginç mimariler. Bazılari terkedilmiş. Yol boyunca yine puro satıcıları ve paladar sahipleri yanımıza yaklaşıyor. Anlaşılan sabit bir taktik geliştirmişler, ilk olarak nereli olduğumuzu soruyorlar. Genelde Türkiye diye cevap veriyor, bazılarına Kanada’dan geldiğimizi söylüyoruz. Cevabımız ne olursa olsun, uzun bir ‘ooo’ çekiyorlar, ülkelerini nasıl bulduğumuzu soruyorlar, sonra ne satıyorlarsa ondan bahsetmeye başlıyorlar. Eger İngilizce bilmeyen biriyse biz en iyi öğrendiğimiz İspanyolca kelimeleri söylüyoruz; ‘No comprendo (anlamiyorum)’. İngilizce biliyorlarsa da başta ilgili görünüp kibarca ‘acıktığımız zaman geliriz’ diyerek kurtulmaya çalışıyoruz.

Sahile ulaştığımızda yine geniş yollar ve büyük, boş bir park buluyoruz. Burası karşı sahildeki kale surlarına ve deniz fenerine daha yakın. Onun dışında Parque Martires del 71 (’71 Şehitleri Parkı), beton görüntüsüyle bizi çok cezbetmiyor. Ara sokaklara giriyoruz, biraz daha hareketli olan bir bölgeye doğru yürüyoruz. Anlaşılan Havana’nın en ilginç görüntülerine ara sokaklarda şahit olmaya devam edeceğiz. Yine birbirinden ilginç binalar, cıvıl cıvıl renkler, sokakta renkli yüzler, bisikletliler, çocuklar…

Biraz daha yürüdükten sonra şehrin en turistik bölgesinde olduğumuz ortaya çıkıyor, daracık taşlı sokaklarda büyük bir kalabalık, çoğu turist görünüşlü. Etraftaki cafe ve barların sayısı artıyor. Karşımıza Hotel Ambos Mundos çıkıyor. Ernest Hemingway bu otelde yıllarca kalmış, Ihtiyar Adam ve Deniz’i burada yazmış. Kitabi Havana’lı bir balıkçı dostundan esinlenerek yazdığı ve bu balıkçının da (en azından 1999’da) hala hayatta olduğu söyleniyor. Hayatını kendini ziyarete gelen turistlerden 10 dolar ücret alarak geçiriyormus, ki bu normal bir Kübalı’nın aylık gelirine yakın. Zaman bulabilirsek biz de uğrayıp bir hatırını sorsak iyi olur diye düşünüyoruz.

Oficios ile Lamparilla’nın kesiştiği noktaya gelince karşımıza farklı bir manzara çıkıyor. Önümüzde geniş bir meydan, meydanda irice bir su fıskiyesi, karşıda bir kilise… Kenardaki gösterişli lokantalar meydana masalar çıkarmış, insanlar günes altında keyif çatıyor. Gelinlikler içinde bir kızın etrafına toplanmis insanlar resimler çekiyor. Kızın çevresinde onlarca güvercin, bazıları eline ya da eteğine konuyor.

Acıktığımızı farkedince tekrar turistik ara sokaklara dalıp bir lokanta arıyoruz. Cafeteria Torre La Vega sakin konumu, kaldırım kenarına konmuş masaları, güzel gölgeliği ve çok hoş Küba müziği ile cazip görünüyor. Ama Küba yemekleri hakkında söylenecek fazla birşey yok. Aslında birçok yerde yemeklerin oldukça kötü olduğu söyleniyor, şansımıza burası gayet tatmin edici bir lokanta çıkıyor. En yaygın Küba birası olan Cristal’i yudumlarken, nerdeyse diğer tüm masalarda, bizim reber kitabımızın aynısı olduğunu görüyoruz. Kitapların sahipleriyle göz göze gelip gülümsüyoruz. Torre La Vega, Lonely Planet’a minnettar olmalı.

Akşam saatleri yaklaşırken, ertesi gün için planlarımızı kesinleştirmemiz gerektiği gerçeği su yüzüne çıkıyor. Bu gece doktorun evindeki son gecemiz. Ertesi gün için niyetimiz, denizi ve plajının çok güzel olduğu söylenen Varadero’ya gitmek. Varadero Havana’ya otobüsle 3 saat mesafede. Bir gece orada kalıp oradan da Trinidad’a gitmek var aklımızda. Bize rezervasyon konusunda yardımcı olan Küba’lı ajanımız Nestor’u arıyoruz. Varadero, paket tatil yapanların doldurduğu bir ‘tatil köyleri kenti’. Doktor Jose’nin yaptığı gibi evinin bir odasını kiraya vermek orada yasak. Bu biraz hevesimizi kırıyor. Varadero’da denizden başka görülecek pek birşey olmadığını, deniz özlemimizi Trinidad’da da giderebileceğimizi düşününce ani bir plan değişikligiyle, Trinidad’da bir oda rezerve ediyoruz. Bulduğumuz bir turizm ofisi, sabah otobüsünün dolu olduğunu söylüyor, ama talep olursa ek sefer yapılabileceği umudunu veriyor.

Hava kararınca, ertesi gün için planları biraz netleştirmenin rahatlığıyla, Obispo üzerindeki barlardan birinde biraz zaman geçirmeye karar veriyoruz. La Lluvia de Oro’ya girip bir masa buluyoruz. Canlı yerel müzik eşliğinde Küba romu yudumluyoruz. Barda Kübalılar ve turistler güzel bir karışım oluşturmuş. Tam ‘dans eden yok’ derken birileri kalkıp masaların arasında salsa yapmaya başlıyor. Bir süre sonra trompet sesi rahatsız edici gelmeye başlıyor. Ayrıca şehrin en turistik yerindeki barın içinde bile tuvaletin temiz olmaması, klozetlerin kapaksız olmasi, ve buna rağmen kapıdaki adamın bozuk para istemesi bizi şaşırtıyor. Yanımızda hiç Küba centavo’su kalmamış, Kanada cent’i uzatıyoruz. Adam paraya bakıp ne olduğunu anlamaya calışıyor, birşeyler söyleniyor. O sırada yanımızdan geçen, İtalyan olduğunu söyleyen bir turist yardımımıza yetişiyor. ‘Kanada parasını hiçbiryerde bozduramaz zaten’ diyor, ve bizim yerimize adama birkaç centavo veriyor.

Oro’dan çıkınca, Derya’nın isteği üzerine bir önceki akşam uğrayıp da müzik bulamadığımız Casa de la Trova’ya doğru yola çıkıyoruz. Yürüyüş boyunca genelde karanlık ve boş sokaklardan geçiyoruz. Buraya gelmeden önce bize yapılan bütün güvenlik uyarılarına rağmen en ufak bir rahatsızlıkla karşılaşmıyoruz, ne yan kesiciler, ne başka hoşnutsuzluklar. Zaten özellikle turistlerin yoğun olarak bulunduğu bölgelerde bol bol asker ve polis devriye dolaşıyor, diğer kısımlarda da bir soruna rastlamıyoruz. Bunun dışında dikkatimizi çeken bir olay da, neredeyse her evden müzik sesi gelmesi. Bazı kapılar doğrudan evlerin salonuna aıldığı ve sıcakta kapılar açık tutulduğu için içerisini görebiliyoruz, aile dostları akşam eğlencesi için bir araya gelmiş, dans edip şarkı söylüyorlar. Evlerin camsız pencerelerinden dışarı müzik sesleri sızıyor.

Trova’ya vardığımızda yine bir sessizlik var, ama bekleyen kalabalık bu kez bir hareket olacağının işaretcisi. Bir görevli, müzigin birazdan başlayacağını söylüyor. Biz de o zamana kadar, içinde nane yaprakları olan, mojito isimli yerel bir kokteyl deniyoruz. Az sonra, elinde gitarla dolaşan yaşlı bir adam bizi sandalyelerin dizildiği bir salona davet ediyor. Aslında mekan hala müzik yapılacak bir yere benzemiyor. Terkedilmiş gibi görünen eski binalardan birindeyiz, salon çiplak görünüyor, sıvası dökülmeye başlamış duvarlarda desenli küçük kilimler asılı. Ortada müzisyenler için birkaç sandalye var, etrafı da birkaç sıra sandalyeyle çevrilmiş. Kısa sürede salon yerli ve yabancı müzik severlerle doluyor. Bizi içeri davet eden eski kıyafetli, zayıf, yaşlı, güler yüzlü adam insanlarla konuşmaya başlıyor. Yabancı görünenlere bazen İspanyolca, bazen çeyrek İngilizceyle nereli olduklarını soruyor. Biz de Türk olduğumuzu söylüyoruz. Tanışma faslı bitince yaşlı adam sandalyesine oturuyor ve bizi şaşırtmaya başlıyor. Bir fabrikanın yakınlarında görseniz emekliliğini bekleyen bir işçi sanacağınız bir adamdan ve elindeki eski, yamalı gitardan çıkan müzik, buraya gelmekle doğru karar verdiğimizi söylüyor. Amcamız, yumuşak ve duygulu şarkılarıyla bizi mest ediyor. Daha sonra başka şarkıcılar ve gruplar da sahne alıyor. Bazıları yerel, bazıları klasik İspanyolca şarkılardan örnekler veriyor, bilenler müziğe eşlik ediyor. Hatta bizim bile bildiğimiz bir-iki parça çikiyor. Ama bardaki insanlar arasında meşhur olduğumuzun farkında değiliz. Her şarkıcıdan sonra sahneye çıkan ve İspanyolca sunumlar yapan, eski kantocu görünüşlü bir kadın bize birşeyler soruyor. Biz söylediklerini anlamayip boş boş bakınca diğer seyirciler imdadımıza yetişiyor ve bizim yerimize hep bir ağızdan ‘Turkiyaa’ diye cevap veriyorlar.

Bir ara birisi bize bir cd gösteriyor ve almak isteyip istemediğimizi soruyor. Polo Montanez isimli bir şarkıcının cd’si. Daha önce dinlemediğimiz biri olduğu için tereddüt ediyoruz. ‘Bu akşam burada çalacak mı?’ diye soruyoruz. Aldığımız cevap bunun pek mümkün olmayacağı yönünde; Montanez bir ay kadar önce trafik kazasında hayatını kaybetmiş. Küba’nın en sevilen müzisyenlerinden biriymiş.

Gecenin sonunda eve gitmek için bicitaxi denemek istiyoruz. Bulduğumuz bir tanesi 5 dolar istiyor. Sabah coco taksi ile aynı yolu 3 dolara geldiğimizi anlatmaya çalışıyoruz. O da bize işaretlerle derdini anlatıyor; ‘coco’lar motorlu, burada yorulacak olan bu bacaklar.’ Ama sonra bisikletinden inip bize bir coco taksi aramaya başlıyor, hatta bizim yerimize pazarlık yapıyor. Ona ‘muchos gracias’ diyerek taksiye binip odamıza gidiyoruz.

Bu dizinin diğer sayfaları: 1, 3, 4, 5, 6, 7


Facebook'ta paylaş Facebook’ta paylaş

Read Full Post »

Blog’umun açılışını, Aralık 2001’de Küba’ya ilk ziyaretimden (evet, birden fazla kere gittim) sonra yazdığım gezi anılarımla yapmaya karar verdim. Yazıya ekleyeceğim fotoğraflar, o zamanlar fotoğraf konusunda henüz çömez olduğumun kanıtı niteliğinde. Yetmezmiş gibi, göreceğiniz fotoğraflar negatif filmden yapılmış orta kalitede baskılardan, düşük kaliteli bir tarayıcı aracılığıyla, fotoğrafla uzaktan yakından ilgisi olmayan bir kişi tarafından tarandı.

Birinci gün ile başlıyorum Devamı sonraki post’larda…

Uçaktan iner inmez Küba hakkında ilk gerçeği öğreniyoruz; havaalanı terminali dahil her yerde sigara içilebiliyor. Sırtımızdan çantalarımızı, üzerimizden kazaklarımızı bir an önce atarken, bizi kalacağımız eve götürecek kişiyi arıyor gözlerimiz. Biraz geç de olsa, üstünde ismimiz yazılı kağıdı görüyoruz. Tek kelime İngilizce bilmeyen sürücümüz, bizimle birlikte başka bir çifti de alıp küçücük bir arabaya dolduruyor. Bagaja hiçbirşey sığmadığı için koca sırt çantamızı da kucağımıza alıp oturuyoruz. Bereket diğer yolculardan biri İspanyolca biliyor ve tercümanlığımızı yapıyor. Gece saat 10:30’da seyrek trafikli Havana caddelerinde, hız limitinin üzerinde, yol kenarında müşteri arayan fahişelerin bakışları altında, ilk 3 gecemizi geçireceğimiz ‘casa particular’a doğru yol alıyoruz. Odalarını kiraya veren, pansiyon türü evlere verilen isim bu.

Sürücünün çılgınlığı Toronto’lu yol arkadaşlarımızı biraz ürkütse de, biz İstanbul trafiğini hatırlıyor ve aldırmıyoruz. Dışarıdan çok güzel görünen eve vardığımızda bize kapıyı uzun kır saçli, güler yüzlü, orta yaşlı bir adam açıyor. Diğer çifti kendi kalacakları yere uğurladıktan sonra ev sahibimiz doktor Jose Alberto Guerrero ile tanışıyoruz. Bizi içeriye alıyor. Uzun, duvardaki büyük tablolar dışında çıplak koridordan geçip odamıza giriyoruz. Eski ve basit, ama asil eşyalarla süslü, çok yüksek tavanlı bir oda… Biraz nemli ama daha ne bekliyorduk ki? Fazla zaman kaybetmeden yatıp dinlenmeyi ve ertesi güne hazırlanmayı uygun görüyoruz.

Sabah dışarıya çıktığımızda ne Havana’nın hangi noktasında olduğumuzu, ne de nereye gitmemiz gerektiğini biliyoruz. Jose’yi tekrar göremediğimiz için danışma fırsatı bulamıyoruz, ama rehber kitabımızın bize yol göstereceğini umuyoruz. Yakın çevrede dolaşarak hangi sokakta olduğumuzu öğrenmeye çalışıyoruz, ama sokak tabelaları konusunda biraz cimri davranılmış olduğu için bu biraz zaman alıyor. Bir yandan da kahve içebileceğimiz bir yer arıyoruz. Önünde ‘cafe’ yazan döküntü bir yapıya giriyoruz.

İçeride birkaç Kübalı var, ama hangisi müşteri hangisi çalışan, ayırd etmek zor. Burası cafe’den çok ekmek fırınına benziyor, bir müşteri tezgahta duran puroları deniyor. Biz ayakta dikilmiş, sabırsızlıkla ilgi bekliyoruz fakat kimse yüzümüze bakmıyor. Sonunda kahve sormayı başarıyoruz. Konuşmaya bile çekinen bir tavırla ‘no’ diyorlar ve gözlerini kaçırıyorlar. Küba hakkında ikinci gerçek; bazi yerlerde yabancılara servis yapmak yasak. Ülkenin para birimi peso, ama bütün turistlerin Amerikan dolarıyla alışveriş yapması bekleniyor. Doların değeri pesonun 26 katı olduğu için Küba gibi komunist bir ülkede turistlere hizmet etmek özel izin gerektiriyor, izinsiz hizmet edenler de yakalanırsa ağır cezalara çarptırılıyor. Bu durum, gözümüze bakmaya bile korkmalarını biraz açıklıyor. Biz de insanların başını belaya sokmadan oradan uzaklaşmaya karar veriyoruz.

Plaza de Revolucion’u karşımızda bulduğumuzda artık harita üzerinde kendimizi görebiliyoruz. Şehrin bu noktasında ilginç pek birşey olmadığını anlayıp, haritada ‘görülmesi gerekenler’i belirten noktaların çoğaldığı yerlere doğru yürümeye başlıyoruz. İlk olarak kaldığımız semt olan Vedado’yu dolaşmak niyetindeyiz. Kısa sürede daha hareketli yerlere ulaşınca yüzümüz gülmeye başlıyor. Burası bir fotoğrafçı cenneti, her tarafta eski, neredeyse yıkılmak üzere olan binalar, hepsinin de renkleri çok canlı, genelde yeşil/mavi, bazen turuncu/sarı. Ve bu fonun önünde çalışan, yürüyen, sokak satıcılarının sattığı yiyeceklerden atıştıran, ya da tembellik eden insanlar…

Bir süre daha yürüdükten sonra kaybolmaya başladığımızı farkediyoruz. İngilizcesi zayıf birilerine nerede olduğumuzu soruyoruz, haritada gösterdiği yerin, bizim bulunduğumuzu düşündüğümüz yer ile hiç ilgisi yok. Ama yol üzerinde gördüğümüz yerel halk manzaraları o kadar renkli ve çarpıcı ki, bu duruma memnun bile oluyoruz.

Sahile doğru yürümeye başlıyoruz. Yollardaki arabalar çok eski ve bakımsız. Ambargodan önce Amerika’dan gelmiş (dolayısıyla 40 yaş üzeri) arabalar yolları doldurmuş. Daha yeni arabalar Avrupa’nın en ucuzları. Ama daha ilginç, yaratıcılık ürünü taşıtlar da görüyoruz. En tuhafı camello denen tır-otobüs karışımı araçlar. Önde koskoca bir tır kokpiti, bunun arkasına oldukça uzun ve iki horgücü olan bir kabin eklenmiş, bu hörgüçler de araca camello denmesine sebep olmuş. İçi tıklım tıklım insan dolu, büyük bir gürültüyle şehir sokaklarında dolaşıyorlar.

O kadar olmasa da gürültülü başka bir araç da coco taxi’ler. Bunların da adının nereden geldiği belli; oyulmuş hindistan cevizi şeklinde gövdeye sahip üç tekerlekli sarı motorsikletler aslında. Hiç camları yok, püfür püfür bir yolculuk vaad ediyorlar. Ayrıca bici taxi’ler dolaşıyor etrafta. Bunlar da yine üç tekerlekli bisikletler. Önde sürücü pedal çeviriyor, arkadaki rahat görünüşlü, üstü bez bir gölgelikle örtülmüş koltuklara da iki yolcu sığıyor.

Sahili yeterince değerlendirilmemiş buluyoruz. Şehirle denizi geniş caddeler, beton parklar ve devrim kahramanlarının heykelleri ayırıyor. Karşımıza çıkan bir cafe’de oturup espresso ya da Türk kahvesi gibi küçük bir fincanda sunulan çok sert kahveyi içerken, sahil duvarlarına vurup metrelerce yükselen Karayiplerin sert dalgalarını izliyoruz. Karşı yakanın ucunda bir kale ve deniz feneri… Biraz burada zaman geçirdikten sonra sahil boyunca yürümeye devam ediyoruz. Ama sahilin boşluğundan sıkılıp ara sokaklara dalmamız uzun sürmüyor. Derken, karşı kaldırımdaki bir büst dikkatimizi çekiyor; bu surat, saçlar, kaşlar Atatürk’e çok benziyor. Gerçekten kim olduğunu öğrenmek için karşıya geçiyoruz. Büste yaklaşıp dikkatli incelediğimizde ve altındaki yazıyı okuduğumuzda irkiliyoruz; “Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu”

Vedado’nun kuzey-batı kısmı çok sakin, sayfiye yeri gibi. Sokaklarda daha az insan ve araba var. Tekrar sahile inip bit pazarına uğruyoruz. Genelde hediyelik eşya ya da ayakkabı satıyorlar. Bir köşesi de sahaflara ayrılmış. Acıktığımızda, yakınlarda yemek bulabileceğimiz tek yerin, duvar kenarında kurulu bir büfe olduğunu görüyoruz. Buradan pizzalarımızı alıp, yanındaki plastik sandalyelerde oturup karnımızı doyuruyoruz. Saatimize bakınca ilk gün için yeterince yürüdüğümüze karar verip ‘casa’mıza dönüyoruz. Yaklaşık 8 saatlik yürüyüşün yorgunluğunu evin arka tarafındaki gölgelik verandada biraz atıp, gece tekrar dışarı çıkıyoruz. Doktor bize Havana Cafe’yi öneriyor, ama biz canlı yerel müzik olduğunu öğrendiğimiz Casa de la Trova’ya gidiyoruz.

Bulduğumuz yerin bir cafe-bar olduğuna inanmakta zorlanıyoruz, çünkü daha çok terkedilmiş bir eve benziyor. Girişte konuştuğumuz biri, yarım İngilizcesiyle bu gece müzik olmayacağını anlatıyor. Ertesi gece tekrar uğramak üzere oradan ayrılıyoruz. Gündüz kahve içmek üzere oturduğumuz açık hava cafe’sinde canlı müzik olduğunu görünce birer bira içmek için duruyoruz. Etraftaki insanlar yine genelde Kübalı. Şu ana kadar turistik bölgelerden uzak duruyoruz. Etraftaki bazı Kübalılar puro satmak ya da ‘paladar’ denen lokantalardan önermek için, bazıları da ateş istemek için yanımıza geliyor. Bu ikinci gruptan bir gençle konuşmaya başlıyoruz. Masamıza oturuyor. Hastanede temizlik işi yapıyormuş. Onun birkaç kelimeden ibaret İngilizcesi ve bizim sözlükten takip edebildiğimiz kadar İspanyolcamızın elverdiğince sohbet ediyoruz. Bizim Türk olduğumuzu öğrenince söylediği ilginç; ‘siz buraya gelmek istiyorsunuz, biz de sizin ülkenizde yaşamak istiyoruz’. Aynısını birkaç saat önce başka bir Kübalı, Kanada’da yaşadığımızı öğrenince söylemişti. Anlaşılan insanlar Küba’dan gitmek istiyor, nereye olduğu çok önemli değil. Ama yine de sıradan insanlar bile çok mutlu görünüyor, ne kadar yokluk içinde yaşıyor da olsalar bu pek değişmiyor.

Genç dostumuza sormak istediğimiz çok şey var ama anlaşma güçlüğü ve yasaklar bize engel oluyor. Küba’da insanların kritik konular hakkında konuşması sakıncalı. Fidel, komunizm ve benzeri kelimeler çevreden duyulursa bizim için sorun yok, ama Kübalı’nın başı derde girebiliyor.

Gecenin sonunda, kaldığımız yere dönüyoruz. Ertesi gün için niyetimiz, daha merkezi olan La Havana Vieja’ya (Eski Havana) gitmek. İyice dinlenmemiz gerek.

Bu dizinin diğer sayfaları: 2, 3, 4, 5, 6, 7


Facebook'ta paylaş Facebook’ta paylaş

Read Full Post »