Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Taquile’

Titikaka Gölü üzerindeki Taquile adasında, hayat durmuş. Biz de burada, çılgın kalabalıktan uzakta bir gece geçiriyoruz.

LoadPuno’dan tekneyle yola çıkıp, Uros adalarını geçip birkaç saat daha yol aldıktan sonra, Titikaka gölünün ortalarında, Peru ile Bolivya arasındaki Taquile adasina varıyoruz. Normal bir tekneyle 3 saat kadar sürmesi gereken yolculuk, yaklaşık 4,5 saat sonra bitiyor. Ama işkence henüz bitmiş değil; ada suyun üzerinde dimdik yükseliyor, ve bizim, tepenin üzerindeki köye gitmemiz gerekiyor. Bu adaların hiçbirinde ne yol var ne de araba. Yukarı çıkmak için tek yol, önümüzde tırmanan 500 kusur basamak…

Okyanus seviyesinden 3800 metre yüksekteyseniz, oturduğunuz yerde bile nefes darlığı çekebilirsiniz. Bir de sırtınızda 40 litrelik çantalarla, 500 dimdik basamağı tırmanmak, biz ciğeri yükseğe alışık olmayan insanları zorluyor. Ama sonunda tırmanış bitiyor. Son basamaklar bizi, arka arkaya dizilmiş birkaç kemerin altından geçiriyor. Köye ulaşıyoruz. Dar toprak yoldan, binaların arasından ilerleyip meydana varıyoruz.
Burası basit, alçak binalarla çevrilmiş, ağaçsız bir düzlük. Bir tarafta, içinde bir fotoğraf sergisi olan kültür binası, diğer tarafta el işi atölyesi ve hediyelik dükkani olarak kullanılan büyük bina var. Üçüncü kenarda ise bir lokantanın önüne masalar dizilmiş, turistler bir tentenin gölgesinde yemek yiyor. Lokantanın kapısındaki tabelada “Taquile Kooperatif Lokantası” yazıyor. Adalıların ortaklaşa kurduğu işletmelerden biri bu; geliri doğrudan bütün adalılara gidiyor.

Biz de bir masaya oturup birer bira soyluyoruz. Lokantanın tuvaletini sorunca, bana içerideki bir kapıyı gösteriyorlar. Kapıdan giriyor, mutfaktan geçiyor, arka taraftaki küçücük bir avluya çıkıyorum. Yerdeki geniş leğende, kirli suyun içinde bulaşık yıkayan kadının yanından devam edince tuvaleti buluyorum; beklediğimden daha iyi.

Freakish eyesKarnımız doyunca, hesabı getiren garsona kalacak yer soruyoruz. Bu adalarda yol ve araba olmadığı gibi, kalacak otel de yok. Zaten birçok turistin günübirlik gelip geri dönmesinin sebebi bu. Geceyi burada geçirmek isteyenler, makul bir ücret karşılığı (10 sol) ada halkından birilerinin evinde misafir ediliyor. Garson önce kendi evini teklif ediyor. Biraz uzakta oldugunu öğrenince, meydana daha yakın bir yer soruyoruz. Garson bizim için birilerine soruyor ve bize dönüp gülümsüyor; “Hadi gidelim”

Bizi götürdüğü eve yerleşip adayı keşfe çıkıyoruz. Adanın patikalarında yürürken ara sıra köylülerle karşılaşıyoruz. Erkekler genelde beyaz bir gömlek giyiyor. Başlarına taktıklari kukuletalar eğer sadece kırmızı ve tonlarındaysa bu evli oldukları anlamına geliyor. Kukuletanın yarısı beyaz ise hala bekarlar. Kadinlar ise siyah eteklerinin üzerine kırmızı bir kazak giyiyor, siyah bir baş örtüsü takıyorlar. Bazıları sırtlarındaki peştemala benzer kumaşlarda bebeklerini taşıyor.

Güneş batmak üzereyken misafir olduğmuz eve dönüyoruz. Evin sahibi olan Gerardo’yla tanışıyoruz. Bu arada avluya giren karısını da bize tanıtıyor. Güler yüzlü, yabancı misafirleri olduğu için biraz heyecanlı görünen insanlar. Küçük bir ücret karşılığı akşam yemeği verebileceklerini söylüyorlar. Bu saatte lokanta kapalı olduğu için kabul ediyoruz.

Peruvian boyYemek saati geldiğinde hava kararmış. Dışarıda Gerardo ve karısı yemeği hazırlarken, biz elektriksiz odamızda bakkaldan aldığımız mumlarımızı yakıyor, masadaki dağınıklığımızı toplayıp yemek yenebilecek hale getiriyoruz. Gerardo, saygı ve çekingenlikle tabaklarımızı getiriyor.

Yemekten ve birer koka çayından sonra, boş tabakları geri götürmek üzere dışarı çıkıyorum. Gerardo ve karısı, avlunun köşesindeki küçük mutfaktalar. Mutfak dedikleri yer, alçak, loş, küçük bir ampulle aydınlanan, daha cok kilere benzeyen bir oda. İkisi, kenardaki yüksek basamağın üzerine oturmuş, yan taraftaki taş fırında pişen yemeği yerde yiyor, bulaşıkları diğer köşede, yine yerde yıkıyorlar. Bana yine heyecanlı gülümsemeleriyle bakıyor, tabakları getirdiğim için teşekkür ediyorlar.

Sabah fotoğraf çekebilmek ümidiyle erken uyanıp köy meydanına gidiyoruz. Güneş doğmak üzere. Meydanda tek tük yerli görüyoruz, pek uyanamamış gibi bir halleri var, başları öne eğik, bir köşeden meydana girip diğerinden çıkıyorlar.

Birkaç fotoğraftan sonra meydanın bir köşesinde, yeni doğan güneşin altında oturup ısınırken, ara sıra gelip geçen insanlari seyre dalıyorum. Herkes çok sessiz. Bir karaltı gibi sağa sola yürüyorlar. Adanın sakinliği sadece araba ve korna sesi olmamasından değil, insanların da sesi çıkmıyor. Garsonlar alçak sesle konuşuyor, yol sorduğumuz insanlar konuşmaya korkar gibi yönümüzü işaret ediyorlar, dilenmek için yanımıza yaklaşan çocuklar bile fısıldayarak para istiyorlar. İnsanları izledikçe, bir masal adasındaymışım, uykuya dalmış, rüyamda kendimi çok garip bir ülkede bulmuşum gibi hissediyorum; insanların kıyafetleri, evleri, hayatları, herşeyleri modern dünyada alıştığımızdan o kadar farklı, ama o kıyafetler içinde o kadar doğal davranıyorlar, bu hayata o kadar alışık görünüyorlar ki, sanki Narnia filminden bir sahnedeyim. Bunun üzerine bir de, patikalarda yürürken yanımızdan geçen çocuklar önce bize gülümsüyorlar, biraz ilerledikten sonra başlarını çevirip baktıklarında hala kendilerini izlediğimizi görüp kikirdiyorlar ya, o zaman anlıyorum, bu adada asıl farklı, biraz inanılmaz, biraz da komik görünenin biz olduğumuzu.

Bu dizinin diğer sayfaları: 1, 2, 3, 5, 6

Read Full Post »