Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Trinidad’

Trinidad’da yılbaşı

Trinidad’ın sınırlarını ve ötesini keşfediyoruz. Yılbaşı gecesi bizim Trinidad’daki son gecemize denk geliyor.

Sabah tekrar domuz çığlıklarıyla uyanıyoruz. Kahvaltıya Amerikalı komşularımızla birlikte oturuyoruz. Bugün Trinidad’daki son günleriymiş, birazdan toplanıp çıkacaklar. Bir önceki gün yakınlardaki ormana ve şelaleye at sırtında bir gezi yapmışlar. Bize de cazip geliyor ama fazla zamanımız yok artık. Vakit kaybetmeden, şehrin hemen arkasındaki televizyon vericisine çıkıp Trinidad’i yukardan görmek istiyoruz.

Önce şehrin ucuna kadar yürüyoruz. Bu kısımlar artık kasaba da değil, köy görüntüsünde. Aşağıdaki taş sokaklar geride kalmış, artık toprak ve çamur yollarda yürüyoruz. Sokaklarda çıplak ayaklı, tişörtsüz çocuklar, gülerek misket oynuyorlar. Bazı çocuklar da acıklı bir yüzle yanımıza gelerek ufak tefek süs eşyaları satmak istiyor, ya da sadece dileniyorlar. Birkaç dar sokak sonra bu manzarayı da geride bırakıyoruz. Hava yine oldukça sıcak. Şehrin ucundan sonra yarım saatlik tırmanış boyunca sıcaktan bunalıyoruz. Sonunda ulaştığımız tepedeki hafif rüzgar bizi kendimize getiriyor. Vericinin bulunduğu binanın bahçesinde bir köpek havlayarak bizi karşılıyor. Yanında da bir bekçi, eliyle bizi çağırıyor. Adamın yanına ulaşıyoruz. Anlaşılan bekçi saatlerce burada tek başına beklemekten sıkılmış, bizi ilgiyle karşılıyor, biz sormadan karşımızda uzanan manzarayı anlatmaya başlıyor.

Bulundugumuz tepeden Trinidad gerçekten bir kasaba gibi görünüyor. Birkaç yüz metre yükseklikten bakınca ucunu görebildiğimiz yerleşim birimlerine şehir demeye dilimiz varmıyor. En belirgin bina Museo de la Contra Bandidos yine karşımızda, çan kulesiyle kendini gösteriyor. Biraz daha ileride, güney batıya doğru bakınca küçük havaalanını görüyoruz. Daha güneyde, dün gittiğimiz Playa Ancon ve otel görünüyor. Buradan bakınca Playa Ancon’un, denizin içine doğru uzanmış ince bir yarımada olduğu daha net anlaşılıyor. Bu yarımadanın şeklini koşan bir atın bacağına benzetmişler, zaten Ancon bacak demekmiş.

Trinidad’in batı tarafında küçük bir kasaba daha görünüyor, denizin içerilere kadar sokulduğu bir noktada, sahile kurulmuş olan La Boca bu. La Boca’nın kuzeyinde, şu an bulunduğumuz tepenin batısında deniz bitiyor ve irili ufaklı başka tepeler sıralanıyor. Bekçinin anlattığına göre at üstünde gidilen orman ve şelale o tepelerin arasındaymış.

Manzarayı bir süre daha izliyoruz, tepede biraz daha soluklanıyoruz. Daha sonra günün geri kalanı için yaptığımız planları gerçekleştirebilmek için, bekçiye teşekkür edip, anlamayacağını bildiğimiz halde bir de sabır dileyip, tepeden aşağı doğru yola koyuluyoruz.

Kasabaya indiğimizde serin birşeyler içmek istiyoruz. Lino Perez’deki kapı arasındaki satıcıdan bir kez daha ev işi pizza alıp, Bar Dauquiri’de içeceklerle serinliyoruz. Derken birisi ‘Turkiyaaa!’ diye bize sesleniyor. Başımızı kaldırınca Sagarto’da tanıştığımız müzisyen Celestino’nun bizi selamladığını görüyoruz. Yine İspanyolca’sıyla birşeyler anlatmaya başlıyor. Konuşurken elini kolunu da anlamlı anlamlı sallamasa küfürler sıraladığını düşünmeye başlayacağız. Belki de Küba kültüründe bize yaptığı bu el-kol hareketlerinin anlamı pek hoş değildir. Sonunda yine anlaşmayı başarıyoruz. Bu akşam bara gelip gelmeyeceğimizi soruyor. ‘Geleceğiz’ diyoruz. Bu gece yılbaşı, bakalım dünyanın bu köşesinde nasıl kutlanıyor.

Yarın tekrar Havana’ya döneceğimizi hatırlayınca, otogara gidip sabah ilk otobüse biletlerimizi alıyoruz. Nestor’u arayıp kalacak bir yer ayarlamasını istemenin de zamanının geldiğini düşünüyoruz. Ondan sonra da, hazır zamanımız varken birkaç puro alırız diyoruz. Hem Havana’da hem Trindad’da, her adım başı yanımıza yaklaşıp puro teklif edenler, ya da köşedeki sehpaya markasız purolar dizmiş satıcılar görmek mümkün. Resmi puro dükkanları ise gerçek ve kalitelisinden emin olabileceğiniz purolar satıyor. Trinidad’da bunlardan bir tane var. Biz bu dukkana giderken yol üstünde bir kulubeden Nestor’a telefon etmek üzere duruyoruz. Hemen arkamızda, oldukça düzgün İngilizce konuşan birinin sesini duyuyoruz; ‘O telefon çalışmıyor’. Dönüp bakınca uzun ince yapılı, düzgün giyimli bir genç görüyoruz. Elinde de bir ajanda var. Yanımıza geliyor, telefonun ekranındaki ‘acil arama için’ yazısını bize tercüme ediyor. Sonra da puro isteyip istemediğimizi soruyor…

Bu kez bizi iyi yakaladılar, dostça yaklaşip, ilk kelimeden sonra reddedilme riskini ortadan kaldırdılar. Üstelik tam puro dükkanına doğru giderken… Kısa süre sonra ajandasını açıp dükkandaki ve kendi elindeki puroların fiyatlarını karşılaştırıyor. Cüzdanından kimliğe benzer bir kart çıkartıp puro fabrikasında çalışmış olduğunu, bu yüzden elindeki puroların gerçek olduğunu söylüyor. Resmi puro dükkanına sadece 20 metre uzaktayız. Tabi ki hakiki Küba purosunu sahtesinden ayırd edecek kadar puro uzmanı değiliz, ama en azından gerçeğiyle sahtesinin tadlarını karşılaştırabiliriz. Bunu düşünüp delikanlıya bir öneri getiriyoruz. Biz dükkana gireceğiz, tek bir sigara alıp çıkacağız. Sonra çocuk bize kendi sigaralarından bir tane verecek. İkisini de hemen deneyeceğiz, eğer gerçekten fark yoksa gerisini çocuktan alacağız. Satıcı kendisine ve malına çok güveniyor, kabul ediyor. Bize dükkanın kapısına kadar eşlik ediyor.

İçeride, raflardaki çeşit çeşit puro kutularını inceliyoruz. Rehber kitabımızın ve kasadaki kadının söylediklerine göre en hafif (dolayısıyla, bizim şu ana kadar içtiğimiz en sert sigaradan sadece biraz daha sert) marka Romeo y Juliet’miş. Ancak bunu içebileceğimizi düşünüp, küçük ve ince olanlardan bir tane alıyoruz.

Kaçak puro satan genç dışarıda bizi bekliyor. ‘Aldınız mı?’ diyor. ‘Aldık’ diyoruz, ‘Bir de seninkini görelim.’ Evinin biraz ileride olduğunu söylüyor. Aynı dar sokak üzerindeki evine götürüyor bizi. Mavi tahta kapıyı tıkırdatıyor. Çok beklemeden kapı açılıyor ve kapının eşiğinde daha genç, tişörtsüz, esmer tenli bir delikanli görünüyor. İçeri giriyoruz. Bizi buraya getiren genç yine anlatmaya başlıyor; çalışma tarzından, malının kalitesinden bahsediyor. Sonra arkadaki küçük bir odaya geçiyoruz. Bir dolabın raflarına dizilmiş bir sürü puro kutusu var, hepsi dükkanda gördüklerimizle aynı. Bazı kutuları açıp içindekileri gösteriyor. Sonra bir kutudan, az önce dükkandan aldığımız puronun aynısını çıkarıyor. Kutunun üzerindeki işlemeler, sigaranın etiketi, kutunun garanti kağıdı, hepsi aynı ve orjinal gibi görünüyor. Bir tane Romeo y Juliet alıp yakıyoruz. İki elimizde birer puro, ikisinin de tadına sırayla bakıyoruz. Bizim hissedebildiğimiz bir fark yok. Yine kendi fiyatlarından bahsediyor. Elimizdeki rehber kitabı alıp, puro fiyatlarından bahseden sayfayı bir saniyede bulup bize gösteriyor. Kitabı iyi bildiği belli. Biz yeterince ikna olmuş durumdayız. Sonunda, içebileceğimize karar verdiğimiz Romeo y Juliet’lerden bir kutu, ayrıca birkaç tane de çok daha kalın ve uzun Monte Cristo’lardan alıyoruz. Dükkanda 25 dolara satılan kutuya 15 dolar veriyoruz. Büyük sigaraların da üçüne 5 dolar sayıyoruz, dükkanda tanesi 3,5 dolar civarıydı.

Alışveriş bitince gitmek için kalkıyoruz. Önce daha genç olan yarı çıplak çocuk dışarı çıkıyor, bakışlarıyla sokağı tarıyor, sonra eliyle bize de çıkabileceğimizi işaret ediyor. Sokağa çıkıp oradan uzaklaşıyoruz.

Alışverişi bitirip paketi cantamıza koyduğumuza göre, ertesi günkü Havana planlarına kaldığımız yerden devam edebileceğimizi düşünüyoruz. Biraz yürüyüp başka bir telefon kulubesi buluyoruz. Biraz bozuk para ve Nestor’un numarasının yazılı olduğu kağıdı çıkarıyoruz, ama Havana’nın alan kodunu bilmiyoruz. Yine rehber kitabımıza başvurmak istiyoruz. O da ne! Kitap ortada yok. Çantamızın içini didik didik edip yine de bulamayınca, bir ara sigara satıcısının kitabı elimizden aldığını hatırlıyoruz. Hızlı adımlarla tekrar mavi kapılı eve gidip kapıyı çalıyoruz. Karşımıza başka bir adam çıkıyor. Kendimizi Hitchcock’un ‘Çok Şey Bilen Adam’ filminde gibi hissetmeye başlarken içeride yarı çıplak genci görüyoruz, birkaç da turist görünüşlü insan var, yeni müşteriler sigaraları inceliyor. İngilizce bilmeyen genç bize elleriyle kitabı anlatmaya çalışıyor. Anladığımız kadarıyla satıcı genç, unuttuğumuzu farkedip, elinde kitap, bizim peşimize düşmüş. İçeride başka turistler olmasına güvenip Derya’yı orada bırakıyor ve satıcıyla karşılaşmak umuduyla, hızla sokakları dolaşmaya başlıyorum. Bir süre sonra kimseyi bulamayınca da aynı eve dönüyorum. Kapıda Derya ile karşılaşıyorum. Satıcı eve geri dönmüş ve kitabı da getirmiş. Hem özür diliyor, hem böyle şeylerin kendi çalışma tarzına uymadığını anlatıyor. Elimizde kitabımız, kendi unutkanlığımıza ve paniğimize gülerek tekrar uzaklaşıyoruz. ‘Sonuçta bilerek yapmadığını tahmin etmiştik’ diyoruz birbirimize, ‘Ne de olsa adamın evini bilyoruz, ve kanunsuz birşey yapan kendisi. Başını daha fazla belaya sokmak istemez tabi.’ Kandırılmış olduğumuzu sanmanın telaşını çabuk unutmaya çalışıyoruz.

Telefonda Nestor’a ulaşamıyoruz. Daha sonra tekrar denemeye karar veriyoruz. Akşama hala zaman var ve karnımız acıkmış durumda. Bir paladar aramaya başlıyoruz, ama heryer yılbaşı tatiline girmiş olsa gerek, bütün lokantalar kapalı. Adresini bildiğimiz bütün paladar’lara uğrarken iki kez daha ‘Turkiyaaa!’ seslenişini duyuyoruz. Bizi selamlayanlardan biri yine Celestino, diğeri de puro satıcısı. Demek ki gerçekten artık bu şehirden gitmenin zamanı gelmiş, burada da fazla eskimişiz.

Yemek için internet cafe’de mola verebileceğimizi görüyoruz. İnternet cafe, yine eski, güzel mimarisi olan bir bina. İçeride sunulan teknolojiyle kapının önündeki eşek, birbiriyle çelişen görüntüler sunuyor. Biz ikisiyle de fazla ilgilenmeyip karnımızı doyuruyoruz. Garson da barmen de tertemiz, bembeyaz gömlekler giymiş. Ülkeye geldiğimizden bu yana ne Havana’da ne Trinidad’da, sokak serserileri dışında kimsenin elbiselerinde tek bir leke, bir solukluk görmedik. Lokantalardaki aşçılardan taksi soförlerine kadar herkesin gömleği tertemiz, yıpranmamış, ve özenle ütülenmiş. Tatil dönüşü eve bir kutu Küba deterjanı mı götürsek diye aklımızdan geçiyor.

Eve döner dönmez yağmur başlıyor. Tropikal yağmur çok kısa sürede sokaklarda küçük seller yaratıyor. Ev sahibimiz Carlos, Havana’ya döndüğümüzde nerede kalacağımızı soruyor. Henüz bilmediğimizi söylüyoruz. Orada tanıdığı birkaç kişi olduğunu, istersek arayabileceğini söylüyor. Biz kabul edince ortadan kayboluyor. Bir süre sonra elinde bir kartla geri geliyor. Verdiği adresteki kişiler ertesi gün bizi bekliyor olacaklarmiş. Bu bilginin rahatlığıyla dinlenmeye karar veriyoruz.

Uyandığımızda yağmur dinmiş, Carlos akşam yemeğimiz için sofrayi hazırlıyor. Menüde balık şnitzel, patates cipsi gibi ince kesilip kızartılmış muzlar, bizim zevkimize yakın bir pilav, salata ve meyveler var. Yemekten sonra, bu gecenin yılbaşı olduğunu hesaba katarak biraz özenli giyiniyoruz. Akşam karanlığı çökmüş, yollardaki yağmur suları akıp gitmiş. Plaza Mayor’a doğru yürüyoruz. Yollarda bu gece için özel olarak giyinmiş insanlari biryerlere giderken görüyoruz. Küba kızlarının onca yokluk içinde nasıl olup da bu kadar güzel ve bakımlı kalabildiklerine bir kez daha hayret ediyoruz. Bu akşam giyimleriyle de güzelliklerini pekiştirmişler.

Saat hala erken olduğu için Casa de la Musica’da çılgınca salsa yapanları izliyoruz bir süre. Ruinas de Sagarto’ya vardığımızda ortalığı daha önceki akşamlara göre daha kalabalık görüyoruz. Gruplar sırasıyla çıkıp şarkılarını söylüyorlar. Arada Afrika’dan gelmiş gibi görünen Afro-Cuban bir grup çıkıp vurmalı çalgılar eşliğinde, yerli ayinlerine benzer ateşli bir dans gösterisi yapıyorlar. Ve daha sonra tekrar favori grubumuz sahne alıyor. Bu akşam barda daha fazla turist var. Celestino herkesi tanıyor anlaşılan. Her bir masayı tek tek işaret ederek, ‘Californiaaa!’, ‘Italiaaa!’, ‘Turkiyaaa!’ diye bağırarak bizleri birbirimize kaynaştırmaya çalışıyor. Bizi tanıtınca, bardaki bütün gözlerin bize dönüp ‘Aaa, Türkler nasıl yaratıklarmış bakalım’, ya da ‘Kimmiş bu taa Turkiyaaa’dan kalkıp buraya gelenler’ der gibi bizi incelediklerini hissediyoruz.

Saatler geceyarısını gösterirken sahnedeki grup, küçük bardaki herkesi yılbaşını kutlamaya çağırıyor. İnsanlar ayağa kalkıyor, sevinç çığlıklarıyla yeni yılı karşılıyorlar. Celestino, diğer grup üyeleri ve bazı seyirciler, masaları dolaşıp hepimize sarılıp kutluyorlar. Bayram namazından sonra hiç tanımadığı insanlara sarılıp öpen kalabalıklara benziyoruz bir an. Latin müzikleri eşliğinde neşeli, keyifli, çok uluslu bir yılbaşı partisinin içindeyiz.

Ertesi sabah erken kalkmamız gerekiyor, onun için daha fazla uzatmadan Sagarto’dan çıkıyoruz. Büyük şehirlerdeki gürültülü, coşkulu partilerden uzak, daha sakin, ama yine de eğlenceli bir yılbaşı gecesini geride bırakıyoruz. Marti’ye inen yollarda bu akşam da kayboluyoruz. Trinidad’da eskidik diyoruz, ama üç gündür, 50 bin nüfuslu şehrin labirent gibi sokaklarında bilinçli olarak Marti’ye yürüyemedik. Oysa koskoca Havana’yı gayet kolay öğrenmiştik. Bakalım ertesi gün Havana’ya dönünce yabancılık çekecek miyiz?

Bu dizinin diğer sayfaları: 1, 2, 3, 4, 6, 7


Facebook'ta paylaş Facebook’ta paylaş

Read Full Post »

Aralık’ta plaj keyfi

Dördüncü güne geldik. Bugün Karayiblerde serinliyor, Trinidad akşamında eğleniyoruz.

Sabah uzun, kulak tırmalayıcı çığlıklarla uyanıyoruz. Canhıraş yaratık çığlıklarını yorumlamak zor olmuyor. Yandaki evde (belki de mezbahadır) domuz kesiyorlar. Ve anlaşılan hemen öldürmeyip biraz işkence çektiriyorlar. Bar Dauquiri’nin karşısındaki tezgahta yata domuz buradan geliyor olmalı.

Carlos ve eşinin hazırladığı bol tropik meyve içeren kahvaltıyla karnımızı doyuruyoruz. Evdeki diğer odada kalan Amerikalı çiftle tanışıyoruz. Ambargodan sonra Amerika, kendi vatandaşlarına ve şirketlerine Küba’da para harcamayı yasaklamış. Bu yüzden bir Amerikalı’nın Küba’ya gelmesi pek kolay değil, turizm şirketleri rezervasyon yapamıyor, havayolları Küba’ya uçamıyor. Ama her kural gibi bunun da bir kaçamağınıi bulmak mümkün. Bu çift, Meksika üzerinden Küba’ya gelmiş, pasaportlarına da damga vurdurtmamışlar. Eğer kendi hükümetleri burada olduklarını öğrenirse ağır bir para cezası ödemek zorunda kalacaklar, riski göze alıp gelmişler. Aslında tuvaletlerine Amerikan dolari ödediğimiz ülkeye Amerikalılar’in gidememesi biraz komik geliyor, ama ambargonun avantajlarını da yaşıyoruz; her köşede McDonald’s görmemek gibi.

Amerikalı komşularımız bir önceki gün denize gittiklerini söylüyorlar. Bize de tavsiye ediyorlar, biz de bunu planlarımıza dahil ediyoruz. Sonra evden çıkıp şehirde dolaşmaya başlıyoruz. Bugün hava daha da güzel, hatta biraz fazla sıcak. Yine bir sürü renkli bina, sokak aralarında insanlar, fotoğaf, derken zaman çok hızlı geçiyor. Öğleden sonra denize girmek için nereye ve nasıl gideceğimizi düşünüyoruz. Şehire 12 km mesafedeki Playa Ancon’a minibüsler ve taksiler pek pahalı değil. Ama diğer bir alternatif olarak bisiklet kiralayip sahil yolunu takip etmeyi düşünüyoruz. Tam biz bu planlarla uğraşırken Fred ve Tinika ile karşılaşıyoruz. Bir önceki gün ancak akşama doğru kalacak bir yer bulabildiklerini anlatiyorlar. Onlarin da bugün plaja gitmeyi düşündükleri ortaya çıkıyor ve bize birlikte gitmeyi teklif ediyorlar. Kabul ediyoruz. Saat 1’de Parque Cespedes’te buluşmak üzere ayrılıyoruz.

Öğlen vakti geldiği için, plaja gitmeden önce birşeyler yemeyi uygun görüyoruz. Buluşma noktasının yakınlarında, Bar Dauquiri’nin karşı köşesinde, evinin kapısında pizza satan bir delikanlı görüyoruz. Arkadaki merdivenin altına koyduğu küçük taş fırında yaptığı, sos, domates ve peynirden oluşan basit pizzalardan deniyoruz ve oldukça beğeniyoruz. Küba’da Küba parası verebildiğimiz ender yerlerden biri oluyor burası, bir pizza 25 centavo. Bu 5 peso’ya, ya da yaklasik 25 cent’e denk geliyor. Daha sonra Bar Dauquiri’de oturup, birer birayla boğazımızı temizleyerek zaman geçirirken, bir ‘Turkiyaaa’ sesiyle irkiliyoruz, başımızı çevirdiğimizde, akşam barda tanıştığımız müzisyen Celestino’yu görüyoruz. Bize selam veriyor, yine İspanyolca’sıyla birşeyler anlatıyor. Sonunda, bu akşam bizi tekrar bara beklediğini söylemeye çalıştığını anlıyoruz.

Fred ve Tinika buluşma noktasına geldiklerinde, yanlarında Kanadalı bir genç daha var, o da Playa Ancon’a gitmek için bize katılmak istemiş. Biraz hemşehri sohbetinden sonra nasıl gideceğimizi oya koyuyoruz. Kanadalı genç bölgeyi biraz tanıyor, biraz da İspanyolca biliyor. Sonunda küçücük bir korsan taksiye sığıp 10 dakikada Peninsula de Ancon’a varıyoruz. Hotel Ancon’un plajında kendimize bir gölge buluyoruz. Deniz hayal ettiğimiz kadar güzel çıkmıyor, Varadero’nun neden daha çok tercih edildiğini anlıyoruz. Ama yine de oldukça temiz. Biz de, bir 30 Aralık günü, pırıl pırıl bir güneş altında, Karayiblerin bol tuzlu suyunda serinlemenin keyfini çıkarıyoruz.

Akşam Tirnidad’a dönüp dinlendikten sonra, kendimize ton balıklı birer sandviç yapmak için ekmek aramaya çıkıyoruz. Carlos, biraz ilerideki binanın bir fırın olduğunu söylüyor. Ben fırına gidip bir ekmek alıyorum. İçeride kimse İngilizce bilmiyor. Ekmeğin parasını ödemek istediğimde yaşadığımız iletişim güçlüğü, fırıncı kız ve yanındaki arkadaşlarını çok eğlendiriyor. Ekmeğin fiyatını anlamadığım ve cebimdeki Küba paralarını sayamadığım için, bir avuç bozuk parayı uzatıyorum. Fırıncı kız, avucumdaki paralar arasından seçip gereken miktarı alıyor. Bir büfeden de içeceklerimizi almak için aynı yöntemi kullanıyorum.

Yemekten sonra yine dışarı çıkıp Casa de la Musica’da zaman öldürüyoruz. Bu akşam müzik daha güzel ve danslar daha ateşli. Oradan ayrılınca yakındaki kilisenin önünde bir kalabalık görüyoruz. İçeri girince biraz şaşırıyoruz, çünkü gördüğümüz hiç de dini bir ayine benzemiyor. Ortada bir çift şarki söylüyor, bir sürü insan da onları izliyor. Daha sonra sahneyi bir çocuk korosu alıyor. Anlaşılan bütün şehir bu akşam dışarıda.

Kilisedeki performansı izlerken, sahne dışındaki bir manzara dikkatimi çekiyor. Yabancı oldukları belli olan iki genç, yine yabancı başka bir kızla karşılaşıyor ve hararetle kucaklaşıyorlar. Uzun zamandır görüşmemiş ve burada birbirlerini bulmayı hiç beklemiyor oldukları anlaşılıyor. Kimbilir bu gezginler daha önce dünyanın hangi köşelerini birlikte gezmişlerdir, hangi şehirlerde karşılaşmışlardır diye düşünüyorum. Belki de bir yıl önce Kathmandu’da bu kişiler birbirlerine şöyle diyorlardı; ‘Gelecek kış Trinidad’da, Bar Dauquiri’de buluşuruz’.

İlerleyen saatlerde tekrar Sagarto’ya gidiyoruz. Aynı grupları ikinci kez dinledikten sonra Septato’nun bir cd’sini alıyoruz. Bardan çıkınca yine bir süre karmaşık sokaklarda kaybolup, sonra Marti’ye çıkmayı başarıyoruz. Eve doğru yürürken, köşe başlarında toplanmış insanların, kendi aralarında şarkılar söyleyip eğlenmelerini dinliyoruz.

Bu dizinin diğer sayfaları: 1, 2, 3, 5, 6, 7

Read Full Post »

Trinidad yolları taştan

Üçüncü gün. Trinidad’a yolculuk ve şehrin taş sokaklarını keşif.

Sabah 7:45 otobüsünü yakalamak için erken kalkıyoruz. Otogara çok uzak olmadığı için yürümeye karar veriyoruz, ve doğru karar verdiğimiz birazdan ortaya çıkıyor; Plaza de Revolucion’a çıkan caddeye pazar yeri kurulmuş, arabayla geçmek mümkün değil. Sabahın bu erken saatinde bile, eski kamyonlar geniş caddeyi doldurmuş, müsteriler dolaşmaya başlamış. Kamyonlarda meyveler ve sebzeler sıralanmış. En çok da yeşil muz hevenkleri var. Bu değişik tip muzlar bu aksam ince ince dilimlenip kızartılarak birilerinin sofrasında yerini alacak. Zamanımız olsa biraz oyalanıp fotoğraf çekeceğiz, ama otobüse yetişmemiz gerek. Kalabalığı yararak yolumuzu bulmaya çalışıyoruz.

Otogara ulaştığımızda Trinidad otobüsünün dolu olduğunu, ancak beklersek birşeyler ayarlayacaklarını söylüyorlar. Birazdan, bizim gibi biletsiz gelenler için bir minibüs ayalanıyor. içeri yerleştiğimizde kendimizi bir fıkranın kahramanları gibi hissediyoruz; ‘İki Fransız, iki İtalyan, iki Hollandalı ve iki Türk, bir minibüse binmişler.’ Yanımızda oturan Hollandali çift ile sohbete başlıyoruz.

Yol boyunca geniş araziler, tarlalar, yollarda orta şeride kadar çıkıp otostop çeken yerliler, tropikal ağacların üzerinde av arayan yırtıcı kuşlar görüyoruz. Otobüsün 6 saatte gittiği yolu minibüsle 3,5 saatte alıyoruz. Minibusteki diger gezginlerin rezervasyonları yok, ama sürücümüz bütün ara sokaklara girerek, bütün casa particular’lara uğrayarak boş yer olup olmadığını soruyor. 50.000 nüfuslu Trinidad’da neredeyse hiç otel yok, ama çok sayıda casa particular mevcut. Buna karşılık şehirdeki turistlerin de sayısı çok fazla olduğu için yer bulmak zaman alıyor. Bu sayede, daha bir yere yerleşemeden hızlı bir şehir turu atmış oluyoruz.

Sonunda Nestor’un bize verdiği adrese gidiyoruz. Hollandalı çift Fred ve Tinika ile tekrar görüşmek üzere sözleşiyoruz. Bizi bu evde bulabileceklerini söyleyip ayrılıyoruz. Evin sahibi Maritza, orta yaşın üzerinde, güçlü ve cok hareketli görünen bir kadın. Tek kelime İngilizce bilmediği için anlaşmakta biraz zorlanıyoruz, ama Nestor’un gönderdiği kişilerin biz olduğumuzu öğrenince bizi beklediğini belli ediyor. Bizim de İspanyolca’dan anlamadığımızı bildiği halde durmadan birşeyler anlatıyor. Birkaç kelime İngilizce bilen kızı olayı açıklamaya çalışıyor; bu evdeki bütün odalar doluymuş, bizim kalacağımız oda başka bir evdeymiş. Beraber diğer eve gidiyoruz. Maritza bizi yeni ev sahibimiz Carlos ile tanıştırıyor, sanki bizi ona emanet ediyor, ve ayrılırken ikimize de sarılıp öpüyor!!!

Carlos bizi üst kata çıkarıyor. Ortama bayılıyoruz, merdivenler doğrudan bir terasa açılıyor. Terasın etrafı, iç açıcı, sıcacık bir sarıya boyanmış duvarlarla çevrili. Metal bir bahçe masası ve sandalyeleri var, takımı tamamlamak için birkaç tane de sallanan sandalye eklenmiş. Büyük saksılar içinde büyük çiçekler (ya da küçük ağaçlar) ortamı daha da ısıtıyor. Terastan odaya, sadece bizim kullanacağımız mutfağa ve banyoya kapılar açılıyor. Terasta ve odada titizlikle çalışan insanlar var. Carlos açıklıyor; ‘Bu odayı daha yeni açıyoruz, ilk kullanan siz olacaksınız. Herşey bir saat içinde hazır olur’. Karnımız zil çaldığı için bu süreyi dışarıda birşeyler atıştırarak geçirmeye karar veriyoruz. Eşyaları bırakıp yakınlardaki Bar Dauquiri’ye gidiyoruz. Kitabımızın söylediğine göre burası, dünyanın her köşesinden gelen gezginlerin buluşma noktası olan bir cafe-snack bar’mış. Verandadaki masalardan birinde omletlerimizi yerken sokaktaki hareketliliği inceliyoruz. Karnımız doymaya başladıkça gözümüz çevreyi görmeye başlıyor.

Havana’nin büyüklüğü ve kalabalığından sonra burası küçük bir kasaba havasında. En yüksek bina iki katlı, sokaklar dar, insanlar daha sıradan giyimli. Ama kalabalık yine eksik değil, özellikle bulunduğumuz sokakata… Köşede iki kişi bir tezgah açmış, üzerinde ateşte çevrilmiş bütün bir domuz, kafasıyla kuyruğuyla yatıyor. Müşteri geldikçe hayvandan parçalar kesilip ekmek arası satılıyor. Başkaları başlarının üzerindeki tepsilerde ya da bisikletlerinin sepetlerinde yiyecek taşıyorlar. Küçük öğrenciler açık sarı pantolon ve etekleriyle önümüzden geçiyorlar. Hareketliliğe rağmen insanların yüzündeki rahatlık ve telaşsızlık kolayca okunuyor.

Yolda yürürken tekrar Maritza ile karşılaşıyoruz. Bizi büyük bir sevecenlikle selamlıyor. Yeni evden memnun olup olmadığımızı soruyor. Biz de çok beğendiğimizi anlatmaya çalışıyoruz.

Eve döndüğümüzde, çıplak bıraktığımız odamızı gerekli eşyalarla doldurulmuş buluyoruz, hatta beklediğimizin ötesinde, perdeler, duvarlarda resimler ve başucu lambası da var. Yine pencerelerde cam yok, onun yerine, küçük bir kol yardımıyla açılıpp kapatılan kalın tahtalı panjurlar var. Terastaki sallanan sandalyelerde oturup, tek bir bulut olmayan, masmavi gökyüzünü seyrediyor, sıcak havanın ve sükunetin keyfini çıkarıyoruz.

Yeterince dinlendikten sonra, hava kararmadan önce şehri dolaşmaya karar veriyoruz. Evler yine eski ve kalitesiz, ama Havana’dakilerden çok daha bakımlı, en azından yıkılacak gibi görünmüyorlar. Yine rengarenk duvarlar, yine doğrudan oturma odasına açılan kapılar, yere kadar inen parmaklıklı pencereler, içeride, sallanan sandalyelerde oturmuş tembellik yapan insanlar. Plaza de Mayor’a doğru ilerliyoruz. Burası meydanı, kilisesi, bar ve lokantaları, eski taş binalarıyla şehrin turistik bölgesi. Trinidad 16.ci yuzyılda Karayiplerde cirit atan korsanların yoğun olarak ziyaret ettiği bir şehirmis. Dar ve karmaşik, taşli yollar, eski küçük yapılar, tavernalar bu havayı hala yaşatıyor. Köşedeki müzik sesleri gelen binaya girerseniz, loş bir ortamda takma bacaklı, tek gözlü birileriyle karşilaşacağınızı hissediyorsunuz. Biz bu karşılaşmayi akşam saatlerine bırakıp yürüyüşümüzü sürdürüyoruz. Museo Nacional de Lucha Contra Bandidos, yüksek çan kulesiyle ayakta duruyor. Sokak satıcılarının tezgahlarındaki hasır şapkaları, heykelcikleri, yerel ressamların çalışmalarını inceleyip, ara sokaklarda dolaşıp fotoğraflar çekiyoruz.

Hava karardığında tekrar müzik aramaya başlıyoruz. Yol üstünde de Maritza’nin kapısını çalmak üzere duruyoruz, Hollandalı dostlarımızın bizi arayıp aramadığını sormak istiyoruz. İçeriden müzik sesleri geliyor. Sokağa açılan parmaklıklı pencereden, avluda Maritza ve kızının karşılıklı dans edip şarkı söylediklerini görüyoruz. Maritza’nın kızı bizi farkedince, yüzünde geniş bir gülümsemeyle kapıyı açıyor. Fred ve Tinika henüz uğramamış.

Meydanın yukarısında, geniş merdivenlerden oluşan sokağın ucunda, renkli ışıklar ve açıkta masalar görüyoruz. Yukarı çıktığımızda Casa de la Musica’ya ulaşıyoruz. Sahnede canlı müzik hazırlıkları görünce oturup birer Dauquiri ısmarlıyoruz. Burası şehrin genel görüntüsünden biraz uzak, yakınlardaki tatil köylerinin sakinlerini cezbetmek için süslenmiş bir yere benziyor. Müzik başliyor, insanlar dansa kalkıyor. Pistte genelde Kübalilar olduğu için izlemek zevk veriyor, salsanın hızı baş döndürüyor. Biz geçen yıl öğrendiklerimizi hatırlamak ve kendimizi test etmek için cesaretimizi toplayamıyoruz. Onun yerine daha yumuşak bir müzik ve daha yerel bir ortam aramak için oradan ayrılıyoruz.

Hemen arka sokaktaki Las Ruinas de Sagarto’da aradığımızı buluyoruz. Küçük bir avluda masalar ve bir sahne, sahnede yerel müzikler çalan bir grup, ve trompet yok!!! Müzik bizi hemen kendine çekiyor. Yine tanıdık bir şarkıyla karşılaşıyoruz; Hasta Siempre, Comandante Che Guevara.

Birkaç grup daha dinliyoruz. Her çıkan grup, kendi performansları bittikten sonra, cd’lerini satmak ya da bahşiş toplamak için masaları dolaşıyor. Gruplar arasında en keyif vereni Septeto oluyor. Cd satmak için yanımıza geldiklerinde solistleri Celestino ile tanışıyoruz. O da, Türk olduğumuzu öğrenince bir ‘Turkiyaaa’ çekiyor. Hiç anlamadığımız İspanyolca’sıyla durmaksızın birşeyler anlatıyor.

Gecenin sonunda müzikten mest olmuş bir şekilde bardan ayrılıyoruz. Dışarıya çıktığımızda, şarkıların bilebildiğimiz tek tük kelimelerini mırıldanıyoruz; ‘Comandante Che Guevara’.

Karanlık taşlı sokaklarda Marti’ye çıkan yolu bulmakta biraz zorlanıyoruz. Bütün gece çengel kollu ve tek gözlü kimseyi görememenin hayal kırıklığıyla odamıza gidiyoruz.

Bu dizinin diğer sayfaları: 1, 2, 4, 5, 6, 7

Read Full Post »